Tekillik, birlik veya sonsuzluk gibi hayli soyut kavramları tam manasıyla idrak edebilmenin en iyi yolu dualiteyi kavramaktan geçer. Zıtlıkların ilk defa nasıl meydana geldiğini kavrarsak zıtlıkların olmadığı bir anlayışı da o denli iyi özümseriz. Bu yazımızda aktarmaya çalışacağımız bilgiyi kalbinin bir yerlerinde zaten bildiğini hissedecek okurlar olacaktır. Bazı okurlar için yazı oldukça karmaşık ve gereksiz gelebilir. Bazıları içinse tam da evren ve hayat hakkında aradığı bir cevaba denk düşüp “Eureka!” diye bağırmalarına sebep olabilir. Çünkü kimi insan tekâmülünü zihni melekelerini kullanarak yapmak durumundayken kimi insan aynı veriye hisleriyle sözsüz, kelimesiz bir şekilde ulaşmıştır. Üzerinde olduğumuz mecra daha çok zihniyle hakikate ulaşmak isteyenlere hizmet eder çünkü kelimeler hisleri uyandıracaktır. Buna karşın hisleri hayli yoğun olan okurlar için ise anlatamadıkları şeyleri anlatabilme, etraflarına ifade edebilme fırsatı sunacaktır.

İster materyalist bir ateist olun, ister koyu bir dindar, her şeyin hiçlikten meydana geldiği konusunda mutabıkızdır. Çünkü büyük patlama varlığın hiçlikten meydana geldiğini anlatır. Buna itiraz edecek olanlar elbette olacaktır çünkü yeni geliştirilen teoriler çoklu evrenler sayesinde bir evrenin, başka bir evrenin ya da kara deliğin içe çökmesi sonucu oluştuğunu öne sürebilirler. Bu durumda da içinde var olduğumuz evren ve onun varoluş düzlemi içerisinde gördüğümüz, deneyimlediğimiz her şey ve tüm fizik kanunları hiçlikten meydana gelmiştir; durum değişmez. İnançlı biri için de bu böyledir çünkü Kızılderili kabilelerinin inanç sisteminden tutun da en çok inananı bulunan dinlere kadar tüm inanç sistemleri varlığın hiçlikten meydana geldiğini birebir söylerler. Hiçlik tam manasıyla kavranamaz çünkü onu kavramak için hiçbir kavramın olmaması gerek. Oysa düşünme ve idrak etme eylemlerimiz tamamen kavramlarla çalışır. Hiçliği kavramak demek bir kaya parçasından müzik yapmasını beklemeye benzer. Yine de kaya parçası üzerine düşen suyun sesini yankılayarak farklı ses tonları yaratabilir. Yani aslında hiçbir şey tam olarak imkânsız değil. Peki, hiçlikten sonra ne oldu da varoluş meydana geldi?

Hiçlik önce yokluk denen bir evreye geçti. Bunun nasıl olduğu da şimdilik idrak sınırlarımızın dışında kalıyor. Bilim buna cevaben şöyle der: Zamanın ve boyutun olmadığı bir andan bahsetmek bizim işimiz değil, biz varlıktan sonrasıyla ilgileniriz çünkü gözlemleyip deneyimleyemediğimiz bir an hakkında konuşmak bilimsel değil farazi konuşma olur, bu da bilimin sınırları dışındadır. Yine de sınırlarda dolaşan bazı teorik fizikçiler hiçlikten varoluşa geçiş aşamasını enerjinin bir irade beyanı olarak yorumlamayı tercih ederler. Teosofi ise şöyle der: Tanrı kendini bilmek istedi ve kendini parçalara ayırdı… Nitekim bu fizikteki “Big Bang” yani büyük patlamaya karşılık geliyor.

İşte bu büyük patlama ya da tanrının kendisini bilmek için kendisini parçalaması olayı yokluğu yarattı. Yokluk ve hiçlik aynı değildir. Hiçlikte yokluk bile yoktur ama yokluk zıttı olan bir kavramdır. Yokluğun zıttı varlıktır. Yokluk evresinde genişlemekte olan uzay boşluğu ya da kaba tabirle evrenin içinde var olmaya başladığı boş arsa meydana geldi. Çünkü varlık bir “şey”in içinde var olmalıydı, önce yokluk oluştu ki içinde var olabilsin. O nedenle önce karanlık oluştu, böylece tanrı ışığa “Ol!” diyebildi ve bang! Işık karanlığın içinde doğdu.

Yokluğu iyi idrak etmek gerek çünkü her şeyin temelinde o var. Yokluk var olduğunda uzayın hareket etmesi olarak tarif edilebilecek bir oluş içerisindeydi. Uzay boşluğu bir nevi hareket etmeye başladı ve yokluk genişleyerek varlığın temelini oluşturdu. Fizikte buna karanlık madde deniyor ve hesaplamalara göre evrenin kütlesinin yaklaşık yüzde 96’sını oluşturuyor. Yani katrilyonlarca yıldız, güneş sistemleri, galaksilerin ağırlıkları evrenin toplam kütlesinin yalnızca çok küçük bir bölümünü oluşturuyor. Yokluk diyoruz ama bir hayli ağır ve tüm boşluğu o kaplıyor. Çünkü her şey onun içinde gelişebiliyor. Einstein’ın görelilik teorisinin temelini de bu yokluk alanı oluşturuyor. Eğilip bükülen, büzüşen ve kütle çekimiyle yırtılan söz konusu alan bu… Nitekim o nedenle kara delikler bu yokluk alanını yırtınca bilinmez bir hiçliğe kapı açıyorlar ya da başka bir evrene…

Yokluğun ya da kaba tabirle uzay boşluğunun bu hareketi bir etki-tepki ilişkisi yaratarak hareketsizlik denen olguyu meydana getirdi. Hareket ve hareketsizlik kavramları oluştu ve bunlar sürekli olarak birbirlerini etkilemeye başladılar. Uzay boşluğu küresel bir büyüme yerine torus denen bir formu alarak aynı anda hem genişleyen hem de daralan bir forma ulaştı. Bilimsel makaleleri yakından takip eden ve evren modelleriyle ilgili okurlar torus evren modelinin matematiksel arka planına aşina olacaklardır.

Yokluğun hareketinin meydana getirdiği ters yöndeki hareket ilk kez form denen olguyu meydana getirdi. Daha önce form denen bir şey yoktu çünkü madde yoktu. Evren böylece belirli bir formu olan kapalı bir devre hâline geldi ama buna rağmen sonsuzdu. Evren kendi içerisinde döngüsüne devam ettikçe başka döngüler meydana getirdi. Bu süreç tıpkı bir çark sisteminde dişlilerden birinin diğerini döndürmesine benziyordu. Bu da “yaşam çiçeği” denen formu meydana getirdi. Böylece kürelerin dansı başladı. Formlar daima küre ve spiral şeklindeydi çünkü hareket etme isteği hareketsizlik isteği ile karşı karşıya geldiğinde uzayın dokusu bir yana kayıyor ve bu sonsuza dek sürüyordu. O nedenle gök cisimleri genelde küre ya da spiraldir ya da bu formlara erişmeye çalışırlar.

Higgs bozonu, enerjiye kütlesini kazandıran parçacık olarak biliniyor. Yokluğun hareket ve hareketsizlik içerisindeki bu semavi döngüsü esnasında bazı bölgeler aynı hareket döngüsünü o kadar uzun süre ve kesin olarak yaptı ki o bölgelerde enerji form kazanıp katılaşmaya başladı. Higgs bozonu bu hareket döngülerine göre maddeye kütlesini verdi. Yani her şey “katılaşmadan” önce bir tür çizgi idi. Bu bağlamda madde olan her şey öncesinde soyut bir fikir idi, uzay boşluğunda bir çizgi idi. Bu çizgi ne kadar sert çizilirse o kadar katılaştı. Mesela dünya küresi da başlangıçta yoklukta bir soyut hareket idi. Gözle görülemeyen bir formdu. Buna dünyanın ruhu denir ve bir gün dünya yok olsa bile var olmaya devam edecektir çünkü fikirler ölmez. Tıpkı kolu kesilen birinin hâlen kolunu hissetmesi ve “kirlian fotoğrafçılığı” denen özel bir görüntüleme sisteminde kesilen kolun silik bir imgesinin halen görünmesi gibi…

Unutmayın tüm bunlar bir zıtlıktan meydana geldi. Yokluk ve varlık zıtlığı, hareketsizlik ve hareket zıtlığı… Bu bağlamda tüm zıtlıklar var oluşu meydana getiren birer anahtardır. Zıtlıklar sayesinde boşlukta formsuz hâlde salınan enerji somut forma dönüşüp deneyim hâline geldi. Bu sayede tanrı kendini deneyimleyebildi ve bir evren filizlenebildi. Eğer genişleme kavramının zıttı olan daralma kavramı var olmasaydı evren bugün mutlak entropi hâlinde olacak ve hiçbir şey var olmayacaktı. Sadece boşluk… Tüm zıtlıklara aynı şekilde yaklaşabiliriz. Mesela sizi baskılayan ve canınızı sıkan bir şey var. Kendinizi özgür ya da tamamlanmış hissetmiyorsunuz, bulunduğunuz yere ya da duyguya ait hissetmiyorsunuz. Bu sizin evreninizi var edecek bir zıtlık çatışmasıdır. Bilin ki yeni bir form oluşmak üzere, yeni bir sen oluşmak üzere ve içinde yaşadığın bu dengesizlik; tutarsızlık ve çatışma sayesinde var olacak bir değişim, dönüşüm… Tekâmül de bu şekilde işler. Bizi değiştirecek ve dönüştürecek şeylerin peşinden gitmek, bizi baskılayan, korktuğumuz şeylerin üstüne gitmek dönüşüm sürecini hızlandıran şeylerdir.

Hayatımız boyunca hep bir rehber gelse ve bana ne yapmam gerektiğini söylese diye bekleriz. Bazen falcılara gideriz bazen etrafımıza danışırız. Oysa en net ve ihtiyacınız olan cevabı hisleriniz verir. Neyden kaçıyor ve huzursuz oluyorsanız orada bir ders vardır. Oraya gitmeseniz bile onun farkında olup kabul edin. Çünkü bir zıtlığın ortasındasınız demektir ve bu itme çekme arasında bir girdap oluşturacak, gerçek formunuzu bulacaksınız. Bu bir kehanet değil, yer çekimi kadar doğal bir kanun. Çünkü evren bu şekilde var oldu ve bu evrenin yasalarına tabiyiz.

Dualiteyi anladığımıza göre dualitenin olmadığı bir varoluşu, tekilliği de artık anlayabiliriz. Tekillik, tüm zıtlıkların birleştiği bir oluş hâlidir. Artık çatışma, döngüler, baskı ve genişleme yoktur. Sadece oluş vardır. Bunu bu dünyada yaşamak için bazen sadece kullandığımız kelimeler dikkat etmek bile yeterlidir. Zıttı olmayan kelimeleri daha çok kullanabiliriz. Öfkenin zıttı sükûnettir. Öfke ya da sükûnet yerine sevgiyi kullanabiliriz. İyi ya da kötü yerine uyum, denge kelimelerini kullanabiliriz. Çünkü öfke ve sükûnetin birleştiği yerde sevgi, iyi ve kötünün birleştiği yerde denge ve uyum vardır. Biz de içimizde bize işaret veren ve nötralize olmak isteyen hisleri bulup zıtlıkları birleştirebiliriz. Bu yolda karakterlerimiz bir hayli değişecek, asla yapmam dediğimiz şeyleri yapacağız, öğrendiğimiz kalıp ve yargıları kıracağız ve hareketsizliğin karşısında harekete geçeceğiz.Her şey durulduğunda artık uyum ve denge içinde olacağız.İnsan yıldız tozundan meydana gelmiştir ve yıldızlara bakar. Yani insan, bir yıldızın kendi kendine bakışıdır. Evren de insanın kendi kendine bakmasıdır. Bu bakışı sağlayan yegâne aynamız zıtlıklarımız, ışığımız ise farkındalığımızdır.