Eski Britanya Başbakanı’nın meşhur saptamasıdır: “Başka bir seçenek yok!” Margaret Thatcher, on yıllar evvel bunu söylerken zenginden çok zenginci, sosyal devlet anlayışını minimuma indiren neoliberal ekonomi politikalarından bahsediyordu. Doğrusu yakın tarih, Thatcher’ı haklı çıkardı. Muhafazakar Başbakan, on yıldan uzun süre yönettiği Birleşik Krallık’ta özelleştirilmemiş kurum bırakmadı ama ülke ekonomisini de inanılmaz derecede büyüttü. Elbette bu büyümenin çilesini, çilekeşler çekti. Çünkü Thatcher, vergi kolaylıklarıyla iş hacmini büyütürken zenginleri ihya ediyor, iş hayatından devlet elini çektirirken çalışanları sahipsiz bırakıyordu. Trenler kâr amacı güden işletmelere devroldukça ulaşım fiyatları artıyor, araba sahipleri demiryollarını nanik yapıyordu. Ekonomiyle beraber büyüyen zenginlerin sayısı değil, zengin ile fakir arasındaki ekonomik ve sosyal fark oldu.

Ekonomideki güzel sayılar, solcuları da alternatifsizliği benimsemeye itti. Tony Blair, Üçüncü Yol’u kurdu ve batı dünyasının kuşkusuz en güçlü sol örgütü olan İşçi Partisi, bir anda kendini merkezin de merkezinde buldu. Blair, “Sosyal meselelerde sosyalistim” diyor, mesele ekonomiye gelince Thatcher kadar Thatcher’cı davranıyordu. Blair’lı yılları anlatırken siyaset bilimci Mouffe’nin “Cola ile Pepsi arasında seçim yapılıyordu” demesi, boşuna değil. Partilerin kimliklerini yitirdiği, siyasetin anlamsızlaştığı bir dönem yaşadı dünya. 2008’de neoliberal politikaların ansızın çöküşüne kadar da yoldan dönülmedi.

Hâl böyle olunca, toplum da siyasetten uzaklaştı. Pepsi de Cola da kendi canlarını yakıyordu; Blair’ın ardından gelenler de farklı olmadı, Muhafazakar Parti’yi tekrar ayağa kaldıran David Cameron da… Yıllar boyunca alternatifsiz yaşadı Britanya. Sadece Britanya olsa yine iyi; Avrupa Birliği içinde de Amerika Birleşik Devletleri’nde de doğrusu Batı medeniyetin tümünde de “merkez” inanılmaz bir güçle tutundu siyaset sahnesine. Fukuyama’nın “tarihin sonu” diye adlandırdığı anı yaşamak için çaba uğraşıyor gibi davrandılar. İdeolojilerden, temel siyasi farklardan, radikal söylemlerden olabildiğince kaçındılar. Alman Marksist siyaset bilimci Wolfgang Streeck, “oy kullanmanın merkezi meşru kılmaktan öte anlamı yoktu” minvalinde anlatıyor o yılları, “Kapitalizmin Sonu Nasıl Gelecek” sorusunu cevaplamaya çalışırken.

Bu yıllar mazinin konusu artık. Çünkü tarihin sonu gelmedi; fakat tarihin sonu gelmiş gibi yaşayanlar, hem uluslararası siyaset sahnesini hem de ana akım siyasi oluşumları büyük bir tehlikeye attı. İnsanların “sol” diye merkeze razı oldukları yılların sonucu gitgide radikalleşerek artan eşitsizlik, ekonomik sınıflar arasında geçişkenliğin kayboluşu ve toplumun siyasetten kopuşu oldu.

Bugün sol, dünya siyasetinde kendini yeniden tanımlıyor ve merkezle bağını koparıyor. ABD’de hem genç Kongre Üyeleri Ocasio Cortez ve Ilhan Omar’ın adlarının her gün duyulması hem de 2020 Başkanlık Seçimleri’ne giren hemen her adayın sola yaslanması, siyasi kimliği uzun süre “komünizmle mücadele” üzerine kurulmuş bir ülke için inanılması güç gerçekler. Sosyalist Senatör Bernie Sanders’ın da Demokrat Parti’nin en popüler başkan adayı olduğunu da unutmamalı. Keza Blair’ın mirasını ters yüz ederek İşçi Partisi’ni tekrardan sola çeken Jeremy Corbyn, “Hayatta başarılı olamaz” diyenlere inat, partisini dört yıldır sürekli büyütüyor. Brexit kaosunu yönetemeyen Muhafazakarların erken seçime dinî bir inatla karşı çıkmasının da en önemli sebebi, sandıktan çıkabilecek bir sol sürpriz! İspanya’da, İtalya’da ya da Yunanistan’da da durum farklı değil. İnsanlar “yetti gari” demeye çekinmiyorlar.

Hemen herkes günümüz siyaset arenasını popülizm üzerinden okumaya çalışıyor ama bu yeni sol dalga da uydurukçu popülistler kadar belirleyici olma potansiyeline sahip. Bunun temel sebebi de popülistlerle aynı kitleye, siyaset sahnesinin alternatifsizliğinin çilesini çekenlere hitap ettikleri gerçeği. Aralarındaki fark şu: Uydurukçular, o kitleye dönüp konuşup yine onları vuran kararlar alıyor; sol ise kendi geçmişindeki merkez ile hesaplaşmaktan gözünü açamıyor. Nitekim 2016 Amerika Birleşik Devletleri başkanlık seçimlerinde demokratların en popüler adayı Sanders’dı ama parti, merkezin son kalesini, Hillary Clinton’u sahaya sürmeyi tercih etti. Sonrası malum: Turuncu Canavar, Beyaz Ev’e yerleşti; iki yıldır da zenginci politikalarla ülkeyi yönetirken halkına dönüp milliyetçi söylemle göz boyuyor. Trump’ı seçenler ile Sanders’ın hitap ettiği kitle arasında da fark yok: İkisi de kendi ekonomik sınıflarını terk edemeyen, sahipsiz kalmış insanlara oynuyor…

Türkiye, elbette bu Batılı ülkelerden farklı bir mozaik. Ayrıca bahsi geçen ülkelerde basın özgürlüğü, devlet kurumlarının güvenilir ve tarafsız oluşu gibi Türkiye’ye Fransız hadiseler var. Türkiye’de siyasetin temel aktörü İslamcılık haline geldi, Batı’da ise ateizm yükselen trend. Fakat şöyle bir gerçek var ki Adalet ve Kalkınma Partisinin sahipleniyormuş gibi davranıp sahipsiz bıraktığı, sabahın köründe tanzim pazarlarına gönderdiği kitle ile Batı’da bugün alternatifleri yücelten kitle, birbirinden farklı değil. Fakat Türkiye’de batıdaki ivmeyi takip eden ve bu dalgayı Türkiyelileştiren bir sol hareket görünmüyor. Muhalefet, bir zamanlar iktidar partisinin içinde olup Türkiye’nin bugüne gelmesinde rol oynamış insanların gözünün içine bakmak zorunda değil aslında.

Hele hele Türkiye’nin dünyadaki siyasi dalgaları hemen her zaman takip etmiş, Erdoğan örneğinde olduğu gibi kimi zaman ise bu dalgalara önderlik etmiş olduğunu düşünürsek, “şimdi değilse ne zaman” diye sormamız gerekiyor. Bülent Ecevit, “Karaoğlan efsanesi”ni yazarken Türkiye’nin Müslüman kimliğiyle kol kola girmiş, ülkenin en muhafazakar illerinde bile birinci çıkmayı başarmıştı. Olmayacak iş değil demek ki!