Avrupa’da bir süpermarketten alışveriş yaptıktan sonra kasiyerden ya da ödeme otomatlarından torba istemek, büyük bir ayıba dönüştü. Dünden bugüne olmadı elbette bu; tıpkı demokrasinin, liberal düşünce sisteminin, özgürlüğünün öneminin kavranması gibi zamana ihtiyacı vardı. Ama oldu. Bugün marketlerden çıkan insanların kollarında ya sürekli kullandıkları hasır çantalardan görürsünüz ya da çantalarının içini doldurmuşlardır, sinecek muz kokusunu umursamazlar. Hemen bütün mağazalar da artık “poşet” istendiğinde kağıt torbalar verilir, üzerine ücret koyarak elbette.

Bunun sebebi oldukça basit. Hemen herkesin uzunca bir süredir günlük hayatında refleks olarak kullandığı torbalar, yeryüzüne en çok zarar veren materyallerden biri. Okyanusların zemininde Amerika kıtası boyutunda poşet atığı olduğu tahmin ediliyor. Hayvanların yaşamlarını kısıtlıyor, ölümlerine sebep oluyor bu. Denizi ne oranda kirlettiğini anlamak da güç değil. Balıklar bu poşetleri, biz de o balıkları yiyoruz. Denizle de bitmiyor, rüzgarla savrulup ormanlara karışıyor, ağaçlara sarılıyorlar. Her yönden zarar verirken, hiçbir yarar sağlamıyorlar.

Bu gibi basit ve küçük değişimlerin sorumluluğumuz olmasının sebebi, dünyanın sonuna yaklaşıyor olmamızdır. İnsan, hayatını borçlu olduğu gezegene, evine, iyi bakamamış, onu hoyratça kullanmış ve yavaş yavaş onu yok etmeyi başarmıştır. İnsanın kendi gezegenini mahvederken dünyaya benzer planetler arayıp, o diyarlarda “yaşam var mı” diye meraklanması, en hafif tabirle komiktir. Bugün dünyanın uzatmalara oynadığını kabul etmeyenler hayal aleminde yaşamaktadır. Yaklaşan sona çare olarak elbette “poşet kullanmamak” gösterilemez. “Yarın yokmuşcasına” yaşayan insanoğlunun bu sonu yarattığı, dolayısıyla başına gelecekleri hak ettiği de açıktır. Peki eğer bu son kaçınılmaz bir hâl almış ise, insanın buna karşı mücadele etmesi ne kadar anlamlıdır? İşte soru kafamı epeyidir kurcalıyor.

İngilizce yazının bugünkü devlerinden Jonathan Franzen da son kitabı “Dünyanın Sonunun Sonu”nda bu meseleye eğilen denemeler kaleme almış. Kitaptaki her bir metin, “ne fark eder ki?” sorusuna dönüp duruyor. Doğrusu, tek bir cevap olabileceği düşünülemez buna.
Ancak bana kalırsa insanın hem kendine hem de evini paylaştığı bütün canlılara borcunu ödemesi gerekmektedir. Bu yüzden de hem hayatta kalabilmek için hem de ölümüne sebep olması muhtemel “son kalan” canlıları kurtarması için elinden geleni yapması gerekmektedir. Sonuçta annesi pankreas kanseri diye çocuk kenara çekilip ağlamaz ya da kendini öldürmeyi seçmez. Her şeye rağmen mücadele etmeye devam eder; çünkü hem umutsuz yaşanmaz hem de sorumluluk kendini hissettirir insana. Fakat bireylerin çabalarının yeterli olamayacağı da aşikar. Bugün her ne kadar doğanın haklarını ve doğayı korumak amacıyla siyaset yapan, sivil toplumu örgütleyen önemli kurumlar olsa bile herkese dokunmak imkansız. Bir şeylerin değişmesi ise bir kısım insanın çabasıyla değil, kolektif bir bilinç ile mümkünmüş gibi gözüküyor.

Devletler bugün bu bilince sahip değil. Amerika Birleşik Devletleri’nde “yeşili korumak adına” önergeler veren siyasetçiler Başkan Trump’ın alay konusu olmaktan öteye gidemiyor. Beyaz Saray’da küresel ısınmanın Çin tarafından Amerika Birleşik Devletleri’ni mahvetmek amacıyla yaratılmış bir yalan olduğuna inanan bir cahil çocuk oturuyor. Amerika Birleşik Devletleri dışında da hayat farklı değil. Herkesin büyük dertleri var; “Dünyanın Sonunun Sonu”nda yaşıyor olmamız ile kimse ilgilenmiyor. Yeni bir insan yaratmadıkça insanoğlunun çıkar yolu yok. Ama “olur ya” diye diye mücadele etmeye devam etmek gerekiyor. Poşet paralı oldu diye iktidara küfredenlerin akıllı zannedildiği bir ülkede bunun mücadelesini vermek de ne yazık ki çok zor. Demokrasi ya da özgürlük mücadelesi vermek gibi.

90860cookie-checkDünyanın Sonunun Sonundayız; Kimin Umrunda?