Düşünebilmek Üzerine

PISA sınavında Türkiye, on iki yıl önce aldığı puanların da altına düştü. Uzmanlara göre, ezberci eğitim ve öğretmen niteliğine önem verilmemesi sebeplerin başında geliyor. Peki, gerçekte de sorun bu mu?

Nietzsche, “Putların Alacakaranlığı” adlı eserinde, “Düşünmenin bir teknik, bir öğretim planı, bir ustalık istenci gerektirdiğinin en küçük bir anısı bile kalmamış, düşüncenin de dans etmenin gerektirdiği gibi bir tür dans etme olarak öğrenilmeyi gerektirdiğinin…” diyor. Düşünmeyi bilmeyen bir gencin, doğal olarak başarılı olamayacağı âşikâr zaten. Bunda tüm suç öğretmenlerin demek ise akıl kârı değil. Çünkü, öğretmenler de aynı eğitim sisteminden geçtiği için, yâni onların da düşünmeyi bilmediği için bunu gençlere öğretemiyor ve sonuçta da zihin karmaşası yaşayan bir nesil yetişiyor.

Eğitim denen olay, sadece zihni eğitmek ile bitecek bir olay olmadığı gibi, bir kişiyi eğitirken de eğitmeye başlanacak ilk nokta zihni değil, kalbidir. Çünkü kalp, zihne tahakküm eder. Ahlâkî terbiye denen olay da kalp ile alâkalıdır. Ruhun merkezi fakültesi ahlâk olduğuna göre, bu durumda ilk eğitimin ruhsal eğitim olması gerekir. Düşünmek ruh ile alâkalı bir kavramdır. Gençliğimize öğretilen şeylerden biri de, düşünmek kavramının akıl ile ilişkilendirilmesidir. Bilakis düşünmek ruhta başlar, kalpte başlar ve oradan zihne yolculuk yapar. Düşünmenin temeli ruhtadır. İlmin mayası da ruhta tutarsa tutar. Bunu daha yüzlerce yıl önce İmam-ı Rabbânî şu şekilde belirtmiştir:

“Talebe, ilim ve fazilet mayasını ruhunda tutturmaya bakmalıdır, yoksa şekil ve kaide ezberciliğinde kalmak hikmetleri kaybetmek olur.” Yâni ezberci ilim ile varılacak nokta hikmetleri kaybetmek ve kabukta oyalanmak dışında bir olay değil. Türkiye de buna dahil, çünkü onlar da aklı idealleştirmiş ve ruhunu kaybetmiştir. Eğitime yanlış noktadan başlandığı için, doğal olarak hikmetler kayboluyor, ilmin mayası talebenin ruhunda değil de aklında tutturulmaya çalışılınca ortaya düşünmeyi bilmeyen ve ideallerden yoksun nesiller çıkıyor.

Dostoyevski’nin de dediği gibi; “İnsan; doğayı, ruhu, aşkı ve Tanrı’yı kalbi ile anlar, aklı ile değil.” Bu yüzden akıl eğitimi ile beraber ruh dünyasını idare eden kalp de belli bir eğitime tâbi tutulmalı. Çünkü düşünce ruhta oluşur. Akıl sadece bir araçtır, canın/nefesin ateşiyle harekete geçen bir makinedir.

Düşünmek kavramı üzerinden devam edecek olursak; bu olay ruhta cereyan eder demiştik. Ruhta cereyan eden bu hadise zihne gider, oradan da dile aktarılır ve yansıtılır. Bu yüzden bir toplumun gerekli özelliklerinden biri de kendi diline sahip olabilmesi, yani diyalektik. Kendi dilini oluşturamayan ve batı jargonu ile konuşan nesiller, zaten ruhunu kaybetmiş ve aklı idealleştirmiş batı dili ile düşünmeyi değil, sadece birbirinin yanlışını çıkarmayı öğrenir ki, gelinen noktalardan bir tanesi de budur.

Başta Nietzsche’nin dediğinin aynısını, yani düşünmeyi öğrenmenin gerekliliğini Kant şu sözlerle ifade ediyor:
“Onların düşünmeyi öğrenmesinin daha büyük önemi haizdir. Düşünmeyi öğrenerek insan keyfi-gelişigüzel değil, sabit-değişmez ilkelere göre hareket etmeyi öğrenmeye başlar.” Bu da disiplin demektir. Ancak bizim okullarımızda disiplin kavramı talebelere bir türlü kabul ettirilemez ve her gün okullarda ayrı bir problem çıkar bu konu ile alâkalı. İşte bunun da sebebi, yine genç beyinlere düşünmeyi değil de sadece bedeni eğitmeyi ve kitabı ezberlemeyi öğretmekten kaynaklanıyor. Dikkat edilirse, özellikle son dönemlerde gençler okullara keyfi-gelişigüzel gelmekle birlikte, sabit-değişmez ilkelerden de koşar adım kaçmaktadır. Bunun en büyük âmili açık bir şekilde tutturulmaya çalışılan mayanın yanlış noktaya temas ettirilmesidir.

Hayat, öğrenilerek devam edilen bir olay. İnsan; kitap okumayı öğrenir, yazmayı öğrenir, yürümeyi öğrenir, düşmeyi, kalkmayı vesaire her şeyi öğrenir. Ancak bu yanlış öğretilirse, yani ilk düğme yanlış iliklenirse, doğal olarak elbise üzerinde büyük bir uyumsuzluk çıkacaktır. Öğrenmek, bilebilmek… Bilgi nedir peki? Eşya ve hadiselerin muhtevasından şuurun çıkardığı forma bilgi denir. Yâni bilgi, şuur ile alâkalı ve şuur kelimesi de şiir kelimesi ile müştak. Ve şiirin ilhamları ruhtan ve kalpten kaleme dökülür. Bilmek, bu da ruh işi ve neticede her şey ruha çıkıyor.

Tekrar Kant üzerinden devam edersek; “Gerçekten de görüyoruz ki, yetiştirilmiş bir akıl yaşamın ve mutluluğun tadını çıkarmak için ne kadar çok uğraşır ise, insan hakikî memnunluktan o kadar uzaklaşır.” Bu durumda, bilginin ruh üzerinden oluşturularak aktarıldığı akıl kavramı da yaşamın ve mutluluğun tadını çıkarmak yerine hakiki memnunluğa ulaşmaya çalışmalı. Çünkü bizler, yalnızca ıstırap çekerek sevebiliriz ve sevgi olmadan da bilgi kavramı ne yazık ki içi boş bir odun.

Yazıyı noktalamak gerekirse, kısaca bir özet geçelim. Bilgi, ruhta oluşur ve Dostoyevski’nin de tabiri ile akıl ruhun makinesidir. Ve ruh üzerinden aktarılan ve ruh üzerinde biçimlendirilen şeyler, evet sadece bunlar gerçek bir zihin yapısı oluşturabilir. Ve gençler ancak bu şekilde, yani ruh üzerinden düşünmek öğretilebildiğinde gerçek bir talebe olabilir. Yoksa talebenin ruhunda değil de, beyninde oluşturulmaya çalışılan ilim ve hikmet mayası tutmayacak, tutarsa da beyinde oluşan maya ezbere bilgi ile kabuk üzerinde ezbercilik oynayacak.