Duyarak Düşünmek

Bazı düşünürler yok olacak denli ortadan kaybolabilir; izlerini yitirir, sanki hiç var olmamışcasına görünmez hâle gelebilirler. Ama zamanın belirli anlarında tekrar ortaya çıkarlar, sesleri tekrar duyulur. Bu, belki de bir ihtiyacın, bir zorunluluğun ürünü olarak vuku bulur; geriye dönmek, düşünceyi bugünde aktüelize etmek gerekebilir. Bazıları da hep orada, hep ortadadır; zamansızdırlar. Düşüncenin ana odakları olarak belirlenmiş, tanınmışlardır: Aristoteles, Descartes, Kant. İkinci kategoriye değil, ama birinciye giren bir düşünür üzerine yazacağım: Étienne Bonnot de Condillac. Tabii ki, bir yazı dahilinde Condillac’ın tüm düşüncesini ele almak imkânsız olacağından, yalnızca düşüncesinin ana hatlarını tartışacağım. Bunun nedeni, sadece Türkçe’de üzerine neredeyse hiç kaynak bulunmamasından veya yazılmamış olmasından da öte, düşünmek için yeni bir potansiyel taşıdığına inanmam, diyebilirim. Zaten, böyle düşünürlerin tekrardan ortaya çıkmasının bir nedeni de, ister istemez düşünmek için yeni bir alan sunmaları oluyor; tekrar düşünmek adına bir şans tanıyorlar.

Condillac, aslen ampirizm geleneği içerisinde yer alıyor gibi duruyor. Locke, Hume ve Berkeley’in adının yanında adı geçiyor Condillac’ın. Ama onunki basit bir ampirizm, genel itibariyle Locke’la bağdaştırılan bir ampirizm değil; daha çok, bir sensüalizm olarak ortaya çıkıyor onunki. Şimdi, aslında her şeyin karmaşıklaştığı ve ayrım yapmanın zorlaştığı nokta da tam olarak burası. Çünkü Locke’un düşüncesinde de duyumlar belirli bir yer kaplıyor ve düşüncenin bir uğrağı olarak ortaya çıkıyor. Berkeley’de ise duyumlar ve genel itibariyle cismani dünya bir yanılsama olarak görülüyor; ve immateryalist bir noktada konumlanılıyor. Yani, istenirse duyumlara karşıt, istenirse de taraf bir noktada düşünce yapılandırılsın, ampirist gelenek içerisinde duyumların her zaman söz konusu edildiği söylenebilir. Bu açıdan Condillac’ın düşüncesi, bu duyum veçhesini en aşırı noktada kavrayan düşünce gibi duruyor.

Condillac’a göre, Locke’un aksine, düşünce ve duyum olarak iki farklı kategori söz konusu değil; yalnız duyumdan söz edilebiliyor. Duyum, düşünceyi imkânlı kılan faktör ya da fakülte olarak beliriyor. Duymaksızın düşünmek, duyusuz bir düşünce söz konusu değil Condillac’ta. Ama bunun ifade ediyor olduğu şey her şeyin salt bir duyumdan ibaret olduğu ve bunun dışında bir yetinin bulunmadığı da değil; tam aksine, hüküm vermek, kanıya sahip olmak, inanmak gibi birçok yetisi de var insanın. Ama Condillac’ın düşüncesi, bunların belirli bir forma girmiş duyumlar olduğunu öne sürüyor ve duyumu bir temel taş olarak alıyor. İşte, tam da bu noktada ampirist gelenekten kopuyor; ve kendisinin başı çektiği bir sensüalist geleneği oluşturuyor.

Buna göre, dediğim gibi, herhangi bir eylem, örneğin inanma edimi, belirli bir forma girmiş, başka bir şekilde tezahür eden bir veya birçok duyumdan oluşuyor. İnsan, herhangi bir duyumun emaresini ya da etkisini göstermediği noktada bile, duyumlarının onu yoğurduğu şekilde eyliyor. Yani, duyumundan damıttığını eylemine aktarıyor. Şunu da belirtelim ki, duyum dediğimizde, aslen yalnızca beş duyu organımız aracılığı ile aldığımız duyumlardan söz ediyoruz. Yani, temel olarak; görmek, duymak, koku almak, dokunmak ve tat almaktan bahsediyoruz. Ama Condillac, bunları tek tek de ele almıyor tabii ki; bunlar bir bütün şeklinde, karmaşık bir düzen oluşturuyor. İnsan, dendiğinde, basit bir duyum değil, ama karmaşık bir duyum kümelenmesi söz konusu Condillac’ta.

Her duyum, bir çeşit veri aslında; bir niteliği var, bir şeyler ifade ediyor. Bir duyum haz verirken, bir diğeri acı, elem verebiliyor. Bu nitelikler üzerinde dikkatimizi yoğunlaştırmaya başladıkça da, belirli ayrımlara gidiyoruz; duyumlar arasında farklar ve benzerlikler görüyoruz. Bunları karşılaştırıyor, en nihayetinde ise karşılaştırmalı ve dönüşlü bir şekilde hükümler üretiyoruz. Yani, duyumlarımız kavramlara dönüşmeye başlıyor; kavramsallaşmış duyumlar ile düşünmeye başlıyoruz. Düşüncemizin içerisinde yer etmiş başlıklar, kavramlar arasında belirli bir örgütlenme oluşturuluyor, bunlar tanınıyor ve pratik ediliyor. Demem o ki, Condillac’ta, duyumların sağladığı veriler, düşünmenin nesnesi değil, bir anlamda hamuru oluyor. Ama Condillac’ın düşüncesinin dönüşlü olmasının nedeni de bu; ister istemez onun düşüncesi dahi duyumların belirli bir örgütlenmesinden ibaret. Bu açıdan, Condillac da dahil olmak üzere tüm insanlar duyumun alanına hapsolmuş durumda. Bu önemli bir nokta, çünkü tam da bu yönüyle ampirist olarak sınıflandırılan diğer düşünürlerden ayrılıyor Condillac.

İlk bakışta, Condillac’ın su götürmez bir şekilde materyalist olduğu iddia edilebilir. Çünkü dış dünyanın ya da objektif dışarının varlığını direkt olarak olumlar ve bu olumlamayı da mutlak bir duyum anlayışı çerçevesinde temellendirir. Ama bu temellendirmeyi, nesnelerin uzamdaki varlığını kendilerinde olumlamaya dek de götürmez; çünkü nesnelerin duyum üretebiliyor oluşu onların var olduğuna dair düşünceyi temellendiriyor gibi gözükmez Condillac’a. Bu açıdan çekingen davranır, ama bunun bir nedeni vardır ki, o da inançtır, Hristiyanlıktır.

Condillac’ın düşüncesi inancı yadsıyacak bir noktada radikalize edilmemiştir. Ya da şöyle denebilir; kendi düşüncesi ile inanç arasında bir ayrıma gider. Ama bu ayrım, bir ayrım olduğu kadar da bir uzlaşmayı andırır. Şöyle ki, Condillac’ın düşüncesi, duyumların bilgileri var eden asıl kaynak olduğunu belirttiği ölçüde, materyal olanı, duyumun kaynağını, dediğim gibi, olumlar. Ama “Essai sur l’Origine des Connaissances Humaines” adlı kitabında bunun, duyumlar aracılığı ile etkileşim hâlinde oluşumuzun, yalnızca bir var oluş kipi olduğunu belirtir. Yani, Adem ve Havva’nın düşüşünden önceki var oluş modunun ne olduğuyla ilgili bir fikrimiz yoktur; ve Condillac’ın düşüncesi de ancak ve ancak düşüşten sonraki hâli kapsar. Bu nedenledir ki, duyumun bulunduğu alana doğmuş değil, ama hapsolmuşuzdur. Onun öncesi, duyumlar ile kavranamayacak bir var oluş hâlidir; çünkü tam da ondan çıkarılmak suretiyle duyumların alanına giriş yapmışızdır. Böylelikle, Condillac’ın düşüncesi dini inançtan hem ayrılır, hem de onla, gizemini yinelemek suretiyle, uzlaşır. Din, bir bakıma, Condillac’ın düşüncesindeki sınırları belirlemesinde de etkin bir faktör olmuştur.

Condillac, bir yandan materyalist olarak sınıflandırılabilse de, tam bir immateryalizm karşıtı bir materyalizm de değildir bu. Metafizik karşısında şüphecidir, ama immateryalizm karşısında da aynı tavrı takınır, ki ikisini birbirinden ayırt etmek de güçtür. Bu fikirlerin dahi duyumlardan evrildiğini düşündüğü noktada, bir duyumcu olarak kalır. Ama, dediğim gibi, duyum-ötesine işaret eden bir fikri de toptan yadsımaz; daha çok, duyan bir insan olarak, bu var oluş modu içerisinde imkânsız görür, anlayamaz. Bu eksende insan kelimesi de önemli bir yer tutar, çünkü insan, yalnızca duyan bir varlık değildir; o, duyum ötesi bir kiplik altında da var olmuştur.

Duyum-ötesinden duyumun alanına geri dönmek ve birkaç şeyi daha berraklaştırmak istiyorum. Duyum, dediğim gibi, duyu organlarının sağladığı veriler olarak karşımıza çıkıyor. Buna göre zihnimizin işlevleri, kognitif yetimiz ancak duyumların temelinde imkânlı. Bir kavram, bu noktada, ona gebe olan ham duyum veya duyumların belirli bir biçim almış hâli; bu açıdan bir kavram, bir kavram olmaya meyleden bir duyumdan ibaret gözüküyor. Yani duyum, kendi başına salt bir gücüllük oluşturuyor, diyebiliriz. Onun sayesinde ve içinde belirli kavramlar üretebiliyoruz. Örneğin; sevinç, burukluk, uzam, kıvrım, irtifa, saydamlık ve daha birçoğunu duyumlarımızın niteliği sayesinde imal edebiliyoruz. Ama bunlar arasında bir duyum var ki, Condillac ona duyumun hâkim olduğu alanı keşfetmek ve kavramak söz konusu olduğunda diğerlerinden daha bir ehemmiyet veriyor gibi gözüküyor: Dokunmak.

Dokunmak, Condillac’ta, aslen diğer duyumların aktif hâle gelmesini sağlayan bir kurucu-duyu gibi işliyor. Ama bir yandan da onlarla entegre hâlde çalışıyor. Bu duyunun diğerlerinden ayrılmasının sebebi belki de onu iptal etmek diye bir şeyin pek de mümkün olmaması; gözleri kapatarak görmemek, kulakları kapatarak duymamak mümkün, peki ya ten nasıl kapanabilir? Olsa olsa uykuda, diyor Condillac, ya da benzer başka bir durumda. Dokunmak, bir yandan da bir şeyler ile temas hâlinde olmayı ifade diyor; yer ile, gök ile, vs. Belirli bir uzam kavrayışı geliştirmemizi sağlıyor; çünkü yükseklik, genişlik, derinlik hissiyatını ancak uzamın içerisinde bulunarak, hareket ederek, ayağımızı yere basarak, yani dokunarak gerçekleştiriyoruz. Dokunmak, ya da mekânın içinde bulunmak; görme, duyma ve diğer duyumlarımızın da keskinleşmesini, bir arada çalışmasını sağlıyor, denebilir. Yalnızca görerek mesafe kavramını, yalnızca duyarak tiz kavramını, yalnızca koklayarak menekşe kokusunu, yalnızca tat alarak ekşi kavramını üretebilir miydik acaba? Bu duyumları birbirlerinden yalıtarak deneyimleyemediğimiz noktada da, zaten dokunarak yaşayan canlılar oluyoruz; dokunmaya, duymaya yazgılıyız.

Condillac’ın felsefesi, ister istemez yeni bir epistemoloji öneriyor; duyarak düşünmenin epistemolojisi bu. Duyumu; bilgiyi edindiğimiz bir kaynak olmaktan öte, bilgi dediğimiz şeyi imkânlı kılan bir kaynak olarak görmeyi sağlıyor. Ama hiçbir zaman da kendi mahsulü olan bilgiyi yadsımıyor; tam aksine onu durmaksızın açımlıyor; ve her şeyin altında devinen bir duyarak düşünmeyi olumluyor.