Hayatta okuduğun en iyi kitabı söyle diye illa ısrar eder iseniz, Gibbon, “Roma İmparatorluğu’nun Gerileyiş ve Çöküşü” derim. Düzyazıda İngiliz dilinin en büyük şaheseridir. 18’inci yüzyıl orgları gibi haşmetli bir sesi vardır; aradan rastgele iki cümle seç, oku, tanırsın. Hemen her cümlesinde deha kıvılcımı parlar. Kah ince bir hiciv, kah beklenmedik bir paradoks, kah gümbürtülü bir epigram.

Taassubun ve Hristiyan kilisesinin amansız düşmanıdır. Tarihin en büyük medeniyet projesinin çöküşünden onları sorumlu tutar. Moralisttir. Aklı ve erdemi yüceltir; cehaleti, riyayı, dalkavukluğu, lüksü ve partizanlığı lanetler. Anlattığı şey, bir dizi ahlaki dramdır. Sonraki tarihçilerde eksik olan o duyguya kapılırsın, tarihin gerçekten anlatmaya değer bir anlamı olduğuna inanırsın. Başkaları da o duyguyu tatmıştır; gençliğinde haylaz bir mirasyedi olan Winston Churchill, Hindistan’da şark hizmetinde iken Gibbon okur, siyasete atılıp dünyayı değiştirmeye karar verir. Olguları kusursuzdur. Bir cümlenin köşesine sıkışmış en ince nüansta ve retoriğin şehvetine kapılmış göründüğü en cüretkar genellemede kırk küsur yıl sürmüş bir okuma çabasının ve hiçbir okuduğunu unutmayan fenomenal bir hafızanın izi görülür. Eleştirici ve sorgulayıcıdır. Bir dönem parlamentoda bulunduğundan, iktidarın mantığını bilir, siyasetçinin ruhunu tanır. Her duyduğuna inanmaz. Dipnotlarında aralıksız kendi ile ve kaynakları ile kavga eder.

Bir gün bu konuda ciddi bir makale yazacak olursam belki Gibbon’ın dipnotları hakkında yazarım. Oradaki Gibbon, pudralı peruğunu çıkarmış, kolları sıvamış bir Gibbon’dur. Daha alaycı ve daha kırılgandır. Başkalarının hatalarını didikler iken, kendi düştüğü veya düşebileceği tuzaklarla hesaplaşır.

Modern Library basımında Decline and Fall üç bin iki yüz küsur sayfadır. İlk kez 1980-81 kışında, Brooklyn’de kötü bir apartman dairesinde, işsiz, parasız, amaçsız otururken okudum. Üç yıl sonra, 123’üncü sokaktaki evde bir daha baştan sona okudum. Şirince’ye geldikten sonra, 1995 veya 96 olmalı, bir daha okudum. O günden beri yatağımın baş ucunda durur. Ara sıra rastgele bir yerden açıp dondurma yalar gibi birkaç sayfasını okurum. Bazen takılıp beş on gün bırakamadığım olur.

Arsen, büyük oğlum, İskoçya’daki St. Andrews Üniversitesi’nde Klasikler okuyor. Latinceyi hatmetti, Roma tarihinde beni birkaç gömlek aştı, Eski Yunanca ile cebelleşiyor. Biraz reklam yapayım. St. Andrews Klasiklerde galiba dünyada bir numara; Cambridge ve hatta Harvard’dan iyi olduğu söyleniyor. Bizimki, Avustralyalı ve Kanadalıları saymazsan bölümde tek yabancı öğrenci. Ve söylediğine göre, sınıfın birincisi. İşin kötü yanı, kısmen ırsi olduğunu zannettiğim ukalalık. Şakran’a gönderildiğim hafta ziyaretime geldi, Gibbon’u boş verip Mommsen okumam gerektiğini bildirdi. Daha bilimselmiş, işin ciğeri oradaymış.

“Peki!” dedim, boynumuz kıldan ince, okuyacağız. Facebook’a yazdık; sağ olsun. Başta sevgili Emin Kaya olmak üzere üç yerden üç ayrı edisyonu geldi. En ele geliri altı cilt, iki bin küsur sayfa. Geçen gün giriştim. İlk izlenimim ise “ı-ıh, tadı güzel değil” oldu. Kurumsal ve sosyal tarih, 19’uncu yüzyıl Alman akademik üslubunun kaskatı sevimsizliği. Gibbon dram ise, bu anatomi ders kitabı, ama söz, pes etmeden sonuna kadar okuyacağım. Sonuçta tarih literatürünün temel taşlarından biri, bu yaşa kadar okumamış olmak ayıp. Belki okudukça açılır, beğenirim; burada dediklerimi yutmak zorunda kalırım.