Elektro Manyetik Bulutlar ve Gençlerin Beyin Hücrelerindeki DNA Kırıkları

Gözümüz aydın, teknolojiyi yakından takip eden genç bir kuşağa sahibiz. Ellerine son model telefonları verdiğimiz yetmezmiş gibi, okullarına kablosuz internet ağları çektiğimiz, devlet aracılığı ile tablet bilgisayarları da kucaklarında bulan bir ultra modern nesil. Gerçekten öyle mi acaba, yoksa bu çocukları, dolayısı ile geleceğimizi ülke olarak teknolojik bir mezarlığa diri diri mi gömüyoruz? Cevap arayacağımız ilk soru bu.

Bir yandan bu kadar donanımlı bir eğitim imkanı olan gençler, öte yandan son YGS sınavında matematik testinden kırk sorunun hiçbirini doğru cevaplayamayan, kendi jargonlarıyla 0 çeken yaklaşık dört yüz yirmi bin öğrenci. Aynı sınavda, fen sorularının birine bile doğru cevap veremeyenlerin sayısı dokuz yüz bin. Bir milyon dokuz yüz kırk dokuz bin yedi yüz otuz yedi aday sınava girdiğine göre, neredeyse sınava girenlerin yarısı tek bir fen sorusunu doğru çözememiş. Demek ki ikinci sorumuz, bu kadar teknoloji donanımı ile desteklenen gençlerin neden fen ve matematik alanlarında bu kadar başarısız oldukları. İnsan en azından elindeki aygıtı merak edip nasıl yapıldığını, nasıl çalıştığını anlamaya uğraşmış olsa bir iki fen sorusunu doğru cevaplar gibi gelmiyor mu size de? Sınava giren en küçüğü on yedi yaşındaki bu gençlerin en az on iki yıldır matematik dersi aldığını düşünürsek bu korkunç başarısızlık daha da canınızı sıkmıyor mu?

O halde ne atom bombası, ne de Londra Konferansı ülke olarak, gelecek adına endişelenmemizi gerektirecek en ciddi meselemiz bu gençler olmalı. Aslında çok daha önemliymiş gibi duran tüm sorunlarımızı bir yana bırakıp bu gençlere yardım etmemiz gerekiyor. Yoksa ileride emanet edeceğimiz bir ülkemiz olsa da emanet edebileceğimiz bir genç nesil olmayacak. Çözümü de onları daha çok teknoloji ile kuşatarak değil, biraz teknolojiden arındırarak ekran karşısında oturtmadan, beyinlerini daha fazla kullanmalarına imkan sağlayarak, ergen robotlara dönüştükleri hayatlarına biraz renk katarak, yeniden insan olduklarını hatırlatarak yapabiliriz.

Dünya küçülüyor, makineler akıllanırken insanlar aptallaşıyor. Nano teknoloji neredeyse insan bedeninin kendisini bir platforma dönüştürme gayreti içinde. Teknolojinin her türlü yan etkisine doğrudan maruz kalan kobaylar maalesef çocuklarımız ve gençlerimiz. Yapılan araştırmalar cep telefonu kullanan gençlerin bir başka insanın veya genel olarak toplumun yararına davranma isteğini yitirmeye başladıklarını gösteriyor. Bu gençlerin en büyük korkuları nomofobi yani, no mobile ve phobia kelimelerinden türetilen cep telefonundan mahrum kalma endişesi. Beyinlerindeki güvenlik algısı değiştiğinden, telefonsuz kendilerini güvende hissetmiyorlar. Teknoloji bağımlılığında son noktaya ulaşmışlar, subliminal mesajlarla DNA’ları bozulmuş, kulaklıklarındaki binaural frekansla telkine maruz kalmış, sanal bir dünyada realiteye sırtlarını dönmüşler. Teknoloji çöplüğünde savunmasız bıraktığımız bu gençleri çok daha geç olmadan nasıl yeniden kazanacağız?

Bilim insanları; cep telefonları, kablosuz internet, baz istasyonları gibi kaynaklarla elektromanyetik alanların sağlık ve biyolojik etkilerini ihtiyat ilkesi prensibi altında değerlendiriyorlar. Tıpkı sigaranın zararlarının yıllar içinde insanlara anlatılması gibi, cep telefonu frekanslarında ve daha düşük frekanslarda yapılan çalışmalarda bu elektromanyetik alanların beyin hücrelerinde DNA kırıklarına ve bozulmalara neden olduğu bilgisi de zaman içinde kademeli itiraf edilecek. Bu süreçte kim bilir ne kadar kayıp vereceğiz? Mikrodalga radyasyonun zararlarının ne kadar ölümcül olduğunu öğrenmek için daha ne kadar beklememiz gerekiyor sizce? On altı yaşın altındaki çocuklar, Dünya Sağlık Örgütü’nün tavsiye etmemesine rağmen giderek artan oranda cep telefonu kullanıyorlar. Bu da çocukların yaşamları boyunca yetişkinlerden daha çok radyo frekans radyasyona maruz kalacağı gerçeği sonucunu ortaya çıkarıyor; ama biz bu gerçeği görmezlikten geliyoruz.

Gelişmekte olan çocuk ve genç kafatası yetişkinlerden farklı, onların beyin iletkenlikleri daha yüksek olduğundan beyin dokuları elektromanyetik alanlardan yetişkinlerden daha fazla etkilenmekte. Okullara dağıtılan tabletlerin etkileşeceği wi-fi sistemlerin cep telefonları, baz istasyonları, evlerde ve iş yerlerinde kullanılan kablosuz telefonlar, birer radyo frekans radyasyon kaynağı. Bu kaynaklar, 2011 yılından itibaren “2 B sınıfı olası kanserojen” olarak tanımlanıyor ve RF alanların beyin tümörü oluşum riskini arttırdığına dair çalışmalar bulunmakta. Tüm bu verilere rağmen çocuk ve gençlerimiz korunmasız biçimde birer denek gibi aşırı medya kullanımına maruz kalmaktalar. Kablosuz ağlarla manyetik bulutların altında, kaderlerine terk ettiğimiz bu gençlerimizi nasıl bir gelecek bekliyor sizce?

Farkında değil misiniz, onları artık tanımakta zorluk çekiyoruz. Farkında değil misiniz benlikleri gelişmiş, ancak kimliklerini yitirmiş bu gençleri yeniden kazanmamız gerekiyor. Hafızasından mahrum edilen, farkındalıkları iğdiş edilmiş bu çocuklar hepimizin, ülkemizin geleceğinin kaderi.

İsteyen teknoloji düşmanı ilan etsin, isteyen çağ dışı saysın dert değil, gidin ve daha geç olmadan çocuklarınızın ellerinden tabletleri, cep telefonları, kulaklarından kulaklıkları alın. Onlara insan olduklarını hatırlatın. Mevsim bahar, kırlara gitsinler, çiçek koklasınlar, hayvan sevsinler, bir ağaç gölgesinde kitap okusunlar, arkadaşlarıyla kamp yapsınlar, şarkı söylesinler, dans etsinler, güneşin doğuşunu seyretsinler. Başarabilirseniz kısa süreliğine de olsa, onları teknolojiden arındırın. Devlet nasıl ülkemizi yabancı ülkelerden gelecek subliminal mesajlara karşı koruyacak bir kalkan geliştirmek zorundaysa, radyo frekans radyasyonun yan etkilerinden koruyacak bir çözüm de bulmak zorunda. En azından mikrodalga radyasyonun yan etkileri konusunda gençlerimiz bilgilendirilmeli. Yoksa teknoloji çöplüğünde koca bir nesil, üstelik fen ve matematik sorularında 0 çekmeye devam ederek yitip gidecek.