İspanya’nın incilerinden Endülüs, görkemli sarayları ve etkileyici atmosferi kadar; herkesin birbirinin dilinde felsefe yaptığı çok kültürlü yapısıyla da medeniyet tarihine apayrı bir katkı sağlamıştı. Bu özel kültür, kendini değiştirip dönüştürür iken, bütün bilgisini kendinden sonrakilere aktarmayı da başardı. Emeviler’in ünlü komutanı Tarık bin Ziyad’ın 711 yılında, ordusu ile Afrika’dan İspanya’ya geçişi ile başlayan Endülüs dönemi, bugün bile yarattığı kozmopolit hava ve birlikte yaşama sanatına yaptığı katkılar ile hatırlanıyor. Bu ünlü seferde, yerel Berberiler’den biri olan Tarık bin Ziyad, ordusuna “Arkanızda düşman gibi deniz, önünüzde deniz gibi düşman var!” dediği ve askerlerin olası bir geri dönüş ümidini de tüm gemileri yakarak bitirdiği anlatılan efsaneler arasında. Ünlü komutan Tarık bin Ziyad, bugün ismini verdiği; Akdeniz’i Atlas Okyanusu’na bağlayan, Arapçada “Tarık’ın Dağı” anlamına gelen Cebel-i Tarık Boğazı ile de hatırlanıyor.

Bu fetih sırasında İber Yarımadası, Britanya’nın kıtadaki son kolonisi konumundaydı. Bölgeye hâkim olan Vizigotlar, Tarık bin Ziyad’m on bin kişilik ordusuna yenilerek İberya’nın büyük bir kısmını kaybetti. Emeviler’in buradaki hâkimiyetini pekiştiren unsur ise bölge halkının kralların ve derebeylerin koyduğu ağır vergileri artık ödemek istemeyişi ve yeni yönetime çok çabuk adapte olmasıydı. Bu işbirliği, kurulacak ve geliştirilecek yeni kentler ile bölgenin kaderini tamamen değiştirdi.

11’inci yüzyıla kadar Kordoba, 13’üncü yüzyıla kadar Sevilla ve 15’inci yüzyıla kadar da Granada, Mağribi İspanya’nın kültürel merkezlerindendi. Endülüs’ün o dönemki başkenti Kordoba, baş döndürücü bir kültür kentiydi! Felsefeciler kenti olarak da bilinen Kordoba, Avrupa’nın ilk tıp fakültesine ev sahipliği yapıyordu. Altı yüz  kadar kütüphane ve bir milyonun üzerinde el yazması kitap Kordoba’yı döneminin kültürel ve sanatsal merkezi haline getirmişti. Yaklaşık yarım milyonluk nüfusu olan kentin bereketli toprakları, Endülüs Emevi Devleti’ni olağanüstü bir zenginliğe kavuşturmuştu. Kordoba, Avrupa’da ilk defa kent aydınlatmasının kullanıldığı müreffeh bir merkezdi. Ünlü tarihçi Draper, bu dönem için şöyle söyler: “Londra ve Paris’in karanlık sokaklarında insanlar çamura batmadan evlerine dönemez iken, Kordoba taş döşeli aydınlık kaldırımlarında yürümenin zevkine varıyorlardı.

Kordoba bilgi konusunda döneminin öncüleri olan Bağdat ve Kahire ile yarışacak düzeye gelmişti. Doğu’nun yıldızı Bağdat’ta Eski Roma, Çin, İran, Mısır, Kuzey Afrika, Yunan ve Bizans uygarlıklarına ait bilimsel eserler Arapçaya çevriliyor ve bilim insanları hayatlarını bu bilgileri geliştirmeye adıyordu. Avrupa’yı Orta Çağ’ın karanlığının sardığı bu yüzyıllarda, Mağribiler de Bağdat halifeleri gibi aydınlığı arıyordu. Fizikten kimyaya, astronomiden tıp alanına kadar pek çok alanda çalışmalar yapılıyordu. Bu dönemde ‘Endülüs’ün Öklid’i olarak bilinen Mesleme el-Mecriti, ticarî aritmetik ve astronomi üzerine bir okul kurarak organize bilimsel araştırmaların temelini atmış; bir başka bilim adamı Zehravî ise ilk fıtık ameliyatını yapan cerrah olarak tarihe geçmişti. Cerrahi alanında yeni metotlar ve aletler keşfeden Zehravî’nin tıp alanında yazdığı bin beş yüz sayfalık El-Tasrif isimli eser, 17’inci yüzyılın sonlarına kadar Avrupa tıp okullarında ders kitabı olarak okutulmuş ve ünlü hekimin geliştirdiği iki yüze yakın cerrahi alet de bu alanın kaderini değiştirmişti.

Evrensel usturlabın mucidi olarak bilinen Zerkalî ise astronomi alanındaki çalışmaları ve icat ettiği Safiha isimli evrensel usturlabıyla Alfonso Tabloları’nın yapılmasına katkıda bulunmuştu. Câbir b. Eflah ise yazacağı eserle Antik Yunan filozofu Batlamyus’un yanlışlarını düzelterek astronomiye önemli katkılar sağlamıştı. Bir başka âlim; İbn-i Rüşd ise ömrünü Aristo’nun mirasını yeniden keşfetmeye adamıştı. Tıp alanının öncülerinden biri sayılan El-Gafikî ise gözün anatomisi, sağlığı, hastalıklarının tedavisi ve cerrahisi hakkında çığır açıcı buluşlar yapmıştı. El-Gafikî, yazdığı “Külliyât Fı’t-Tıp” isimli tıp ansiklopedisinde hastalıkları tek tek anlatıyor ve mesela bir insanın hayatı boyunca ikinci bir defa çiçek hastalığına yakalanamayacağını ya da gözdeki retina tabakasının fonksiyonunu ilk defa ele alıyordu. Bilginin çok değerli olduğu bu topraklarda Müslüman Arap ve Berberiler ile Hıristiyanlar ve Yahudiler el ele verip Latince, Arapça ve İbranice dillerinde matematik, astronomi, felsefe, tıp ve ilahiyat alanında çok kültürlü bir yapıyı inşa ediyordu.

Endülüs, Bağdat ile birlikte belki de tarih boyunca bir İslam uygarlığının ulaştığı en yüksek mertebelerden biriydi. Bu kadim kültür, kendini yansıtma olanağı bulduğu her alanda kendini göstermiş; kozmopolit kültürüyle şiirde, müzikte, dilde, dansta, kıyafetlerde ve yemek kültüründe olağanüstü bir dönüşüme imza atmıştı. Doğu’nun gamlı müziği bu topraklarda İspanyol ezgilerine karışarak Flamenko müziğini ortaya çıkarmış; doğunun dillere destan masalları da yüzyıllar içinde batı masallarına alt yapı oluşturmuştu. Bilimsel ve kültürel üretimin en üst düzeyde olduğu Endülüs döneminde, her şey hümanizmanın parçalarını taşıyordu. Güney’in yaşadığı bu erken Rönesans döneminde kültürler ve diller arası zenginlik, tüm halkların hep birlikte kardeşçesine birlikte yaşama sanatını geliştirmesini sağladı. Antik Yunan ve Roma’nın kültürel birikimini korumakla kalmayıp onları geliştiren ve batının Klasik Dönem’den Rönesans’a uzanan yolunu hızlandıran Endülüs kültürü, medeniyet tarihinin ayrılmaz bir parçası oldu.

Endülüs’te sonun başlangıcı ise Toledo’nun 1085 yılında saldırılar sonucunda düşmesiyle başladı. Bu tarihten itibaren Toledo’da ünlü “Çeviri Hareketi” başlamış ve Avrupa’nın pek çok kentinden gelen bilim adamı, kütüphane ve üniversitelerde çalışarak Endülüs’ün bilimini ve felsefesini kendi dillerine çevirmiş ve tüm Avrupa’ya yayılacak olan aydınlanmam kültüre zemin hazırlamışlardı. İç çatışmalar, tek tek kentlerin kaybedilmesi ve son olarak 1492 yılında Granada Sultanlığı’nın kaybı ile Mağribiler, yedi yüz seksen yıllık bir hâkimiyetin ardından İspanya’dan çekildi. Ancak geriye izleri hemen silinemeyecek kadim bir kültür bıraktılar. Fenikelilerden Roma kültürüne; Avrupalı derebeylerden İspanyol krallarına, Yahudi halklarından İslam medeniyetine. İberya, bugün hâlâ birbirine karışan medeniyetlerin izlerine ev sahipliği yapıyor ve yüzyıllar boyunca da çok kültürlü bir yapının inşa edildiği, İspanyol kültürünü biçimlendiren öğeleri taşıyan Endülüs ruhu, Toledo, Malağa, Valensiya, Sevilla, Kordoba ve Granada sokaklarında hâlâ yaşamakta.