Engizisyonun Doğum Sancıları

Bruno neden Antik Yunan filozoflarının kendisinden yüzlerce yıl önce sezinlediği ve özgürce ifade ettiği bilgiyi savunmanın bedelini hayatı ile ödedi? Bu sorunun engizisyona ilham veren skolastik düşünceyi ve Ortaçağ Avrupa’sının ruhunu anlamak için önemli olduğunu düşünüyorum. Roma’nın çöküşü ile bin yılı arasındaki zaman ciddi bir kırılma noktasıydı. Bu yazıda karanlık çağların yükselişini söz konusu yılların panoraması üzerinden yorumlamaya çalışacağım.

400’lü yıllara gelindiğinde görkemli Roma İmparatorluğu’ndan pek bir şey kalmamıştı. Gelişmiş Roma sanatının örnekleri olan heykeller barbar çocuklarının oyuncakları hâline gelmişti. Kentteki birçok kişi barbarlar gibi giyiniyor, eli iş tutan herkes barbarların tarafına geçiyordu. Roma, İsrail’den Britanya’ya kadar kurduğu egemenliğini çoktan kaybetmiş ve bir zamanlar köle yaptığı, barbar diyerek küçümsediği halklar imparatorluğun sonunu getirmişti. Gotların “Büyük Teodorik” adını verdikleri kralları Roma’nın hâkimi olmuş ve imparator Augustus’un adını alarak hükmetmeye başlamıştı. Roma’nın soyluları tek kelime yazmayı bilmeyen ve imza bile atamayan bu adamın emrindeydi ve bütün zamanları onu yüceltmekle geçiyordu.

Bu danışmanlardan biri, Vivarium Manastırı’nın kurucusu olan Kasiodor’du. Kasiodor, yıllarca Teodorik’e hizmet ettikten sonra, 6’ıncı yüzyılın ikinci yarısında Güney İtalya’da yaşam evi anlamına gelen Vivarium’u açtı. Kasiodor’un burayı açmasının sebebi Roma’nın mirasını yaşatabilmekti. Manastırda öğrenciler gramer, müzik, astronomi gibi birçok bilimi öğreniyor, eski Yunan ve Roma metinlerini okuyup yorumluyorlardı.

Kasiodor, yüz yaşında öldü ve o öldüğünde İtalya’nın her yerinde sayısız manastır açılmıştı. Ancak piskoposlar Vivarium manastırına pek iyi bir gözle bakmıyorlardı. Çünkü dünya ilimleriyle uğraşmak batıl olarak görülmekteydi. Laik denilebilecek bir eğitim metoduna sahip olan bu manastır 630’lu yıllara kadar açık kaldı. Ancak rahipler Kasiodor’un uğraştığı işlere günah gözüyle bakıyorlardı ve Vivarium eğitim verdiği süre boyunca din adamlarının baskısı altındaydı.

Geç Antikçağ ile Ortaçağ arasındaki dönemde bilim ve felsefe tanımlarının değiştiğini görüyoruz. Vivarium Manastırı örneğinde olduğu gibi, dünyevi ilimler din adamları tarafından küçümseniyor ve bilim yalnızca ilahiyata hizmet etmesi gereken bir disiplin olarak tanımlanıyordu. İnsan aklının nihai amacı tanrının yaratılarına şükretmek ve ona hizmet etmek olabilirdi. Felsefe de farklı bir durumda sayılmazdı. Filozof unvanı tanrı ve kilise yolunda şehit düşen kişilere, azizlere ve keşişlere veriliyordu. Akıl ancak nihai bir kabullenişten sonra işlev kazanabilir ve tek görevi bu kabullenişi temellendirmek olabilirdi.

Hıristiyan din adamları bu dönemde aklı ve beşeri ilimleri açık açık küçümsemeye başlamışlardı. Augustinus’un İtiraflar eseri Ortaçağ düşüncesine yön veren metinler arasındadır. Bu metinde aklın ancak ruhaniyet ile bir bütün oluşturabileceği, dünyevi şeylere odaklanan aklın insanı yoldan çıkartacağı anlatılır. Tanrısal bilinçten münezzeh dünyevi akıl ve zevk insanı sapkınlaştırır. Öyle ki, İtiraflar’da Augustinus’un müzikten zevk aldığı, ilahilerde sözleri unutup müziğin ritmine kapıldığı için tövbe ettiği bir bölüm de bulunuyor.

Aziz Kozma’nın “Bilgiden kibir doğar ve kibir günahtır.” sözleri de kilisenin dünyevi bilgiye nasıl baktığını kanıtlar niteliktedir. Katolik düşüncesinin önemli isimlerinden biri olan Kozma, bildiklerini kendi aklıyla değil, tanrının kitabı yolu ile öğrendiğini ve bilgi edinmek için tek geçerli metodun bu olduğunu söyler.

Bu düşünce tarzının yaptırımları da elbette gecikmedi. Vivarium Manastırı’nın açıldığı tarihlerde birçok Yunan filozofunun ve bilim insanının yetişmesini sağlayan Atina akademisi kapanıyordu. Doğu Roma İmparatoru Jüstinyanus, Atina Akademisi’ni kapattıktan sonra buradaki filozofları ülkeden sürdü. İskenderiyeli Hypatia’nın kaderiyse buradaki bilim insanlarından daha kötü olacaktı. Matematik ve astronomi gibi dünyevi bilimlerle uğraşmanın bedelini paramparça edilip öldürülerek ödedi.

Ortaçağ Avrupa felsefesinin böyle bir ortamda yükseldiğini söyleyebiliriz. Platon, Aristotales gibi eski Yunan düşünürlerinin eserleri hâlâ değer görse de, engizisyona ilham veren ve kilisenin bütün öğretilerini sorgulanmaz hâle getiren akla ve dünyevi bilgiye karşı duyulan bu küçümsemeydi. Doğruyu anlamanın yolu dünyayı araştırmaktan ve maddeyi incelemekten değil, kutsala biat etmekten geçiyordu. Birtakım zümrelerin bu kutsalın anahtarını ele geçirmeleri de elbette kaçınılmazdı.

Sonuç olarak Eski Yunan filozoflarının eserlerinde dünyanın yuvarlak olduğundan bahsedilirken, hatta paralel ve meridyen ölçüleri Plinius’un kitaplarında neredeyse hatasız bir şekilde tespit edilmişken yüzyıllar sonra bu bilginin tehlikeli hâle gelmesi ancak aklın küçümsenip biat ile sınırlandırılması ve koşulsuz bir itaate, hizmete mahkûm kılınmasıyla mümkün olabilirdi. Kendi gözlerine ve duyularına kiliseden daha çok inanan herkesin büyük bedeller ödemek zorunda kaldığı “Ortaçağ karanlığı” böyle doğdu ve yükseldi.