Erotik Mi, Nevrotik Mi: Tutku Oyunu

Kaleydoskoplara bayılırdım çocukken. Hani şu iç yüzeyi kırık aynalarla ve renkli camlarla kaplı çiçek dürbünleri… Gözünüzü dayar çevirirdiniz ve dünyanız değişirdi. Işığın yansıdığı yüzeyler, hayal gücünüzü harekete geçirecek farklı biçim ve renklerde yüzlerce mucize kapı açardı önünüze.

François Ozon, son filmi Tutku Oyunu’nda, kadın kahramanı Chloe’yi işte böyle bir tür kaleydeskop gibi kullanıyor. Bernardo Bertolucci’nin sinema salonları için söylediği: “Zifiri karanlıkta bir boşluk… Rahim gibi!” benzetmesini Ozon bir basamak daha öteye taşımış. Filmin daha ilk sahnesinde kadının cinsel organından başlayıp gözüne, oradan zihnine uzanan fantastik bir kaleydoskopun içine buyur edildiğimiz bir dünyanın içinde buluyoruz kendimizi. Sonunda da zaten o rahme geri döneceğiz.

Önce bilin ki; erotikten ziyade psikolojik bir filmle karşı karşıyasınız. Gölge klon, ego, süper ego savaşları, sarmal merdivenler, ayna içinde aynalar… Gözünüzün gördüğü yer yanılsamaya neden olacak tuzaklarla dolu. Filmin kedileri, anneleri, çiçekleri, tabloları bile provokatif birer komplocu daha ne olsun? Öyle uzun uzadıya filmi anlatma niyetinde değilim. Anlatılarak, hatta satır aralarına sızmadan, gösterilenin gerisindekileri görmeden anlaşılabilecek basitlikte bir film değil Tutku Oyunu. Biraz Freud psikanalizindeki nevrozları, biraz Lacan’ın ayna metaforunu, azıcık psikanalitik sinema kuramını bilir iseniz, sular seller gibi filmdeki sembolleri kare kare analiz edip, yönetmenin seyirci için sergilediği zihin oyunlarına şapka çıkarabilirsiniz. Yoksa erotizm dozu fazla kaçmış bir film izlediğiniz zannı ile ve kafanızda cevabını arayan onlarca soru ile sinemadan ayrılırsınız.

Film nasıl başlıyor, sizi nasıl içine alıyor dikkat edin!  Filme nerede başladığınızı unutur, “Yok, kendi yolumdan gideceğim!” diye tutturur iseniz yolunuzu kaybedeceğinizden emin olabilirsiniz. Film boyunca önünüze çıkan bulmacaların, hasta bir zihnin gerçekliği içinde sorulduğunu unutursanız, hiçbirine doğru cevap veremezsiniz. “Ama adama ateş etmişti, adam ölmedi mi? Yatalak kızı görmeye de evine gitmişti hani?  O kız kimdi ki? Ya, kızın annesi?” İşte size bu soruları sorduran, seyirci ile oynamaya meraklı yönetmen Ozon’un hokus pokuslarına aldanıp yoldan çıkan zihninizdir.

Seanslardan birinde psikolog aşığına, “Senin yanına geldiğimde ötekini özlüyorum!” diyen Chloe, ikiz kardeşlerden biriyle sevgi ve şefkate, diğeri ile cinsel şiddet ve gerilime dayanan, bir metronomun iki ucu arasındaymış gibi zıt duygular arasında gidip gelir. Paul ne kadar doğal anlayışlı ve sevgi dolu ise Louis o kadar hoyrat, züppe ve şiddet eğilimlidir. Filmin başında ikizlerin giyim stilleri, saçlarını tarama biçimleri, terapi odalarındaki farklı dekorlar, birbirine aslında hiç benzemeyen iki adamla karşı karşıya olduğumuzu gösteren ipuçlarını verir. Yine de kendi kendimize sormadan edemeyiz: “Yoksa, hasta olan psikolog mu, çoklu bir hayat mı yaşıyor?” Ancak film ilerledikçe düşman ikizlerle karşı karşıya olduğumuzdan emin oluruz. Sonrasında ikizlerin farklılıklarını daha iyi kavramak için dekordan kostüme yakalayabildiğimiz her detayı karşılaştırmaya başlarız.

Paul ve Louis de ofislerinde beyaz orkide kullanırlar. Tek farkla; biri doğal diğeri yapay orkideyi tercih eder. Orkide, çiçeği kadın cinsel organına, soğanları erkek üreme organına benzetildiği için, şehvet sembolü diye bir zamanlar kilise tarafından aforoz edip yasaklanmış günahkar olarak kabul edilmiş bir çiçektir. Chloe, her iki mekanda da çiçeğin toprağını tırnakları ile yoklayarak gerçekliklerini test eder. Paul’un terapi odası sıcak renkler ve rahat mobilyalar ile döşeli iken, Louis’in terapi odası bolca mermerin kullanıldığı, lüks ama soğuk, yapay bir mekandır. İki psikoloğun odalarındaki en önemli farkı yaratan unsur, gerçeklik algımızı bozmak için yönetmenin her fırsatta gözümüze soktuğu ve bolca kullandığı aynalardır. Kardeşlerin farklılıklarını, bu aynalara yansıyan görüntülerde net biçimde görüyoruz aslında. Louis’in aynaları dikey, Paul’un aynaları yatay.

Filmin bazı sahnelerinde aklınızdan kolay kolay çıkmayacak simetrik tablolar, çok başarılı görüntü yanılsamaları ve geçişler mevcut. Chloe’nin yarı zamanlı nöbet tuttuğu müzede sergilenen sanat eserlerine özellikle dikkat etmelisiniz. Resimden heykele burada sergilenenler onun bilinçaltına atmaya çalıştığı objelerin resmi geçidi gibi. “Cadılar ve kediler” klişesini hatırlatmak ister gibi tekinsiz kedilere pek çok sahnede, hatta hediye bir broşta bile rastlayacaksınız. Kedilerden korkmayın. Filmin sevişme sahneleri erotikten çok, nevrotik ve son derece doğru kullanılmış gerilim müziği, röntgenci kedi gözleri ile birleşince tahrik etmekten çok rahatsızlık verece cinsten. İşin içine bir de yamyam ikiz anomalisini, nevrotik bir zihnin halüsinasyonlarını ekleyin bakalım.

Çifte Aşk / Tutku Oyunu’nu, twin twin sendromunu bilerek izler iseniz işiniz nispeten kolaylaşır. Hamilelik ile parazit fetüs ya da yamyam fetüs diye bilinen ikiz kardeşlerden güçlü olanın anne karnında diğer kardeşi kendi içine alması gibi biyolojik bir anomali. İkiz gebeliklerde karşılaşılan bu tatsız durumda bebeklerden biri anne karnında aşırı geliştiği halde, diğer bebek yeterince gelişemiyor, hatta ölebiliyor. Bir kadının rahminde ikiz bebeklerin tespit edilmesinin ardından ikizlerden birinin aniden hiçbir iz kalmadan ortadan kaybolması ile ortaya çıkan bu duruma “Kaybolan İkiz Sendromu” da deniyor. İkiz bebeklerden güçlü olan, zayıfı kendi içine alıp yok ediyor, ya da kendi içine alarak doğduktan sonra da uzun zaman bir tür ur gibi rahatsız biçimde taşıyor. Eh, sizi yönetmenin tuzaklarından korumak için bu kadar bilgi yeter. Ozon, gerçeklikle başa çıkmak için fantazilere ihtiyaç duyduğumuza inanan bir yönetmen. Filmlerinde karakterlerini en savunmasız, en çıplak yanları ile sergilemeyi seviyor. Tutku Oyunu, Joyce Carol Oates’in “İkizlerin Yaşamı” adlı kitabından senaryolaştırılmış. Psikolojik film severler için bence biçilmiş kaftan!