Etik Ahlak ve Optimizasyon

Etik ve ahlak, toplumumuzun genel çerçevesi içerisinde çok da ciddiyetli ağırlığa sahip kavramlar değiller. Meseleye dair temel eğitimin Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi adlı güzide dersimiz ile verildiği düşünülür ise bu şaşırtıcı bir sonuç da değil. Ancak etik meselesi akademik bir problem olarak yalnızca İslam’ı değil, Hristiyanlığı dahi önceleyen, hatta ikisine de zemin hazırlayan bir alanın kurucu ögesi. Ancak özellikle prensip bazlı anlayışların ilerlemesi ile kavramda bir çatallanma oluşmuş ve etik ile ahlak birbirlerinden ayrılmaya başlamıştır. Peki, bu ayrım bizimki gibi toplumlar için nasıl okunabilir? Türkiye toplumunda etik, bir birey ile ahlaklı bir birey özdeş değerler midir?

Bu kadar köklü bir alanın doğal olarak tanımlar havuzu da oldukça geniş olacaktır. Fakat, bu yazı içeriğinde etik ve ahlak ayrımı temel bir noktadan kabul edilir; etik ampirik olandır, ahlak ise normatif. Daha basit anlatımla etik aşağıdan kurulur, ahlak ise tepeden. Bir toplumda yaygın etik değerleri incelemek ister iseniz bireylerin toplum içerisindeki davranışlarına bakarsınız. Tarihsel olan ampirik olduğundan ötürü de toplumların etik kodları bu biçimde araştırılır. Fakat bir toplumun ahlak yargılarını incelemek ister iseniz, öncelikle onların değer kitaplarına bakarsınız. Bunlar toplumun geneli tarafından, hiçbir insan tamamını içselleştirmemiş olsa dahi kabul edilen ahlak normları olarak ele alınır.

Batı dünyası için ahlak meselesinin en büyük temeli, Musa’nın Sina Dağı’ndan getirdiği on emirdir. Ahlakın normatif ve tepeden olma yapısına dair hem tarihsel hem de kavramsal olarak en açık örnektir. Etik ise Antik Yunan’da Platon ile akademik bir araştırma alanı ve felsefenin temel dallarından birisi olarak açılmıştır. Bu ikilinin, ampirik ve normatif kavramlar olarak karşılaşıp birbirlerine geçmesi ise Orta Çağ Hristiyanlığı diye tabir edilen Kilise hükmü sürecinde meydana gelmiş olarak kabul edilebilir. Düşünsel olarak bir ayağı Sami geleneğine, diğeri ise Aristo önceliğinde Antik Yunan’a dayanan Hristiyanlık bu iki kavramın bütünleştirilmesinde ciddi rol oynamıştır. Etik-ahlak ikiliği kapatılmaya çalışılmış ve ahlaki normlarını bozmadan pratiğe taşıyan bir Hristiyan toplumunda nasıl oluşturulabilirliğin cevabı aranmıştır.

Çağdaş Alman ekolüne geldiğimizde ise Hristiyan geleneğinin başarısızlığı kabul edilmiş ve bu kavramlar yeniden ayrıma uğramıştır. Kant prensip temelli bir etik yaklaşım ile etiğin ahlaka yakınsanmış bir halini öne sürerken ardılı olan Hegel bu problematiğin ancak etik yaşam ile giderilebileceğinden, prensiplerin her zaman öznel kalacağından ve iyi ile kötü meselesinin toplumsallığın ötesinde bir tezahürü olmadığından bahseder. Nietzsche ise bu prensiplerin tamamen birer yalan olduğundan ve esas olanın bunların ötesini görerek iradi bir yaşam sürmek olduğundan bahseder.

Günümüze yaklaşırken ise etik halen bir akademik araştırma konusu olarak kendi alanını korumuş, hatta özellikle yeni teknolojilerin kullanımına dair toplumsal uzlaşı alanları oluşturulması yönünde ilerleyerek alanını ciddi anlamda genişletmiştir. Nükleer silahlar temelinde nükleer enerjiden başlayan bu tartışmalar günümüzde sanal alan etiği, bio etik, uzay çalışmaları, yapay zeka ve daha nice uç bilimsel ve teknolojik çalışmaya entegre edilmiş durumdadır. MIT’de yapılan yapay zeka çalışmalarında etik alanında uzmanlaşmış teolog çalıştırılması da, kendi kendini sürecek arabanın en ciddi çıkmazının kaza anında seçim yapma problemi olması da alanın açıklığına birer örnektir.

Türkiye toplumunun optimizasyon problemine bakıldığında ise alanın kendi içerisinde bakıldığında dahi pek çok farklı etik yaklaşımın varlığını görmek mümkündür. Bunu dışarıdan bakan birisi uzlaşı eksikliği veya her kafadan bir ses çıkması gibi basit biçimlerde anlamlandırmaya çalışsa dahi bu yaklaşımlar farklı kurgulandırma ve inceleme yöntemlerinin geliştirilmesinde elzem rol oynarlar. Bazı açılardan oldukça zorlama ve pürüzlü anlamlara tekabül eden davranışlar başka açılardan oldukça anlamlı ve hatta bazen değerli olarak karşımıza çıkabilirler.

Türkiye özelinde bakıldığında ise ahlak ile etik ayrımının pratik karşılığını görmemek için kör olmak gerekir. Toplumsal ahlakı namus, haysiyet, şeref gibi normatif değerler üzerinden tanımlayan; ancak taciz-tecavüz, rüşvet-hırsızlık, iktisadi-dini istismar ve daha nice bu eksende eylemi yalnızca toplumsal hoş görmekle kalmayıp bir yandan da hukuki olarak cezasız bırakarak perçinleyen bir yapı karşımızdaki. Burada toplumu iki yüzlülükle suçlamak da kolay bir çıkış yolu ne yazık ki. Besleyici bir çözüm üretmekten aciz namus cinayeti, kendisine “şerefsiz” dedi diye aile üyesi bıçaklama, edep ve haysiyet üzerine kimlik inşa etme, toplumda hiç de az karşılaşılan hadiseler değil. Yani aslında burada normatif olarak topluma nüfuz etmiş değerler ile etik olarak alttan kurulmuş davranışlar bütününün çatışması içinde kalmış bireylerin rüşvet aldıkları halde haysiyetlerine laf edene saldırma, kendileri tecavüz ettikleri halde namus cinayeti işleyebilme gerçeğinde kendisini bulduğu görülmekte.

Bunun siyaset arenasındaki karşılıklarına girmesek dahi politik alandaki yansımasını “çalıyor, ama çalışıyor” benzeri aslında x ama y şeklindeki bir optimizasyon çabası üzerinden anlamak mümkün. Bireyin kendisini, çevresini, o bireyin algılayabileceği düzeyde etkileyen sonuçları olmadıkça herhangi bir davranışın ahlak çerçevesinde işlenmesi, buna tepki gösterilmesi toplumsal olarak birey nezdinde fazla külfetli görülüyor. Gerek adalet gerekse emniyet kurumlarının atıl çalıştığı, kendi içlerindeki ahlaksız bireylere dahi müdahale etmekten aciz, hatta buna isteksiz kaldıkları bir düzende bireylerin meselelere müdahil olma istekliliği de ciddiyetini kaybediyor.

Elbette burada sorgulanması gereken meselelerin başında ise namus, haysiyet, şeref gibi ahlak normlarının topluma dayatıldığı bir düzenden uzaklaşmanın açtığı alan olarak karşımıza çıkıyor. Toplumun bir optimizasyon toplumu tepkileri vermeye başlamasını yalnızca bir yozlaşma ve ahlaksızlaşma olarak okumanın ötesinde, eğer insani bir yaşam için gerekli optimal koşullar öne çıkartılabilirse bunların ahlak bariyerine takılmadan toplumsal davranış pratiklerine nüfuz edebileceği gerçeği ciddiye alınabilir duruyor.

A Companion to Bioethics, Part III: Ethical Approaches’taki makaleler derlemesi hızlı bir okuma için güzel bir örnektir. Toparlar isek;  ahlak ve etik ayrımını iyi incelemek, bunun yalnızca olumsuz yönlerine odaklanmamak toplumsal davranış pratiklerimizde meydana gelmesini istediğimiz değişimler için ana itici etmen görevini görebilecek bir yaklaşımdır. Ahlakın sabitleştirici ve homojenleştirici etkisinin yittiği ve bir toplumsal davranış pratikleri yığınına dönüşen Türkiye üst değerler bütününün demokratik değerler temelinde yeniden inşası bu ayrımın iyi kullanılmasında yatar. Fakat bu ayrımın başka amaçlar için de kullanılabileceği, hatta anayasal değerlerin bu nedenle bilinçli bir çaba ile yıkılmaya çalışıldığı, dini ve ahlaki değerlerin bir nevi ümmetçilik kisvesinin ötesinde yer alanlarının göz ardı edildiği bir düzende yaşadığımız gözden kaçırılmamalıdır. Bu değerler boşluğu demokratik bir ortak yaşam inşası için gerekli araçlarla doldurulabileceği gibi otoriter bir diktatörlük veya mezhepçi bir İslamcılık ile de doldurulabilir. İşte tam olarak da bu nokta, toplumsal mücadelenin elzem biçimde odaklanması gereken en önemli fikri çatışma alanıdır.

Yazar: Zeki Seskir