Yaklaşık üç, dört yıldır üzerinde düşündüğüm, kendi terminolojimi oluşturduğum bir varoluş problemim vardı. Bugün problemimi çözdüğüme inanıyorum. Bu satırları Richard Wagner’in sevdiğim eserlerini bir sıraya dizerek yazmaya başladım, Wagner notalarıyla bana yardımcı olacaktır. Sistemimin adı hepliğin içindeki hiçlik!

Birinci kısmını Exodus olarak isimlendirdim, zira bu bir çıkıştır. Bir yıl önce yazdığım varoluş probleminde yol haritası gizli başlıklı yazımda da bunun bir çıkış olduğunu fakat hep aynı noktaya çıktığını söylemiştim, Exodus bu yönden özgür bir dünyaya açılış, zulümden ve baskıdan kurtulmak olarak nitelendirilebilir ancak kölelik ve zulüm asla sona ermemiştir. İzninizle başlıyorum. Bir yıl önceki “Varoluş Probleminde Yol Haritası” başlıklı yazıma şöyle başlamıştım. Varoluşun ekstatik bir etkisinin olduğuna duyduğum inanç kuvvetlendi. Bunu şöyle değiştiriyorum. “Varoluş probleminin kendisinin ekstatik bir etkisinin olduğuna duyduğum inanç çok kuvvetlidir.” Size bu süreçte en çok üzerinde durduğum meseleyi, nasıl çözdüğümü anlatarak başlayacağım.

İki tarafı keskin bir bıçağım vardı, bıçağın bir tarafı zaman, diğer tarafı tanrı ismini taşıyordu. Homunculuslar, zaman tarafının keskinliğinin farkında olmadıkları için, bu yönü kullanmak ustaca kamufle olmayı sağlıyordu, öyle yaptım. Öncelikle Aziz Augustinus’tan beridir şunun bilincindeyiz ki; zaman kavramı sadece bizim homo sapiens sapiens’in sahip olduğu bir kavram değildir. Augustinus, tanrı için bilinci de ele almıştır. İnsan için hep şimdinin varlığından söz etmiştir. Yani şöyle ki geçmiş şimdinin hemen öncesi ve gelecek şimdinin hemen sonrasıdır.

Tanrıyı bu doğrusal düzlemde düşünmek elbette ki mümkün olmayacaktır. Zira bizim homo sapiens sapiens olarak geliştirdiğimiz algı sistemi ile tanrının algısının bir olduğuna dair bir kanıtımız yoktur. Bunu fark eden Augustinus, tanrıyı bu şemanın dışına çıkararak, tanrıyı tüm bu zamanın dışında tutmuştur. Ve bu da bizim başka bir algı sisteminin var olabileceği tezine ulaşmamıza neden olmuştur. İşte olaylar benim için bu noktada gelişmiştir. Tanrı bedensel veya ruhsal düzlemde bizden tamamen ayrı yahut bize aykırı ise, etraftaki bizim gibi homo sapiens sapiens olmayan diğer her şey de kendiliğinden bir hafızaya, dolayısıyla bir algıya sahiptir. Demem o ki; varoluşun en başından beri etrafta olan, elementlerden, nesnelere her şey bir etkileşim sonucunda meydana geldiyse, bu etkileşimin kutsal/bilimsel olması bir şeyi değiştirmez zira etkileşim mevcuttur; bu etkileşimler zinciri bir şekilde o şeyin kendisinde depolanmıştır.

Bunun için bir notumda suyun hafızası vardır demiştim. Bunu değişimin ve varlığın kökenini Antik Yunanlıların bazıları gibi su olarak kabul ettiğim için eklemiştim. Sonraki araştırmalarımda gördüm ki; 2011 tarihinde “Water Has A Memory” başlıklı bir araştırma yapılmış, kanıtlanmıştır. Benzer araştırmaları ilerleyen yıllarda göreceğimize şimdiden eminim ve birçok nesnenin hafızası olduğunu öğreneceğiz. Şey’in kendisinde depolanan etkileşimler bize şunu gösterir. Şey’in algısı vardır. Zira algılanmayan şey depolanamaz. Buradaki depolamayı içine bir şey koyma olarak görürsek yanılgıya düşeriz, bunu içselleştirme olarak görmeliyiz. İşte şimdi bu nokta şunu söyleyebiliyorum. “Her şeyin algısı vardır.” Bu algı bizim, insani boyutlarda algılayamayacağımız cinstendir. Bunu biraz daha basitleştirerek örneklendirebilirim. “Dün izlediğim belgeselde bir papaz eskisi şöyle diyordu: “Tanrı varsa biz yokuz, biz varsak Tanrı yok.‘’

Bir köpeğin kuyruk sallaması bize hep onun mutlu olduğunu düşündürür. Bununla ilgili yapılmış ölçümlerde, insan beyninde mutluluğu ölçtüğüne inanılan area’nın verdiği tepkime ile köpeğin kuyruk sallarken verdiği köpeğin kendi beynindeki benzeri area’nın verdiği tepkime karşılaştırılır. Ve buna göre değerlendirme yapılır. Ancak şu da bilinen bir gerçektir ki homo sapiens sapiens beyni gerçekle sahte olan girdiyi ayırt edemez, en klişe örnek plasebo’dur. Ancak daha basitleştirebiliriz. Gülümseme eylemini gerçekleştirdiğinizde beyin bunu daha evvelden kodladığı için mutluluk girdisi olarak algılar. Ve sonuç olarak mutluluğa dair salgılanım gerçekleşir. Aynı nedenselliği köpeğin kuyruk sallama eylemine uyguladığımızda benzer sonucu alırız. Köpek mutlu olmayabilir! Bu bizi nereye mi çıkarıyor? Algılarımız ve yargılarımız gerçeklikten tamamen bağımsızdır!

Bitkiler için ise sinir sistemleri olmadığını kabullenerek duygusuz diyoruz. Ancak duyguları bağladığımız organı, sinir sisteminin kalbi olan beyin olarak kabulleneceksek, kucağımıza aldığımız kedinin bizden daha az gelişmiş beyni bizden hoşnut olduğunu kabullenmememiz için geçerli bir nedendir. Bizim kediye verdiğimiz sevgi, kedi için bir sevgi girdisi olmayabilir. Burada algımızın yanılması ve anlık yargımızın geçersizliği yineleniyor. Bitkilere dönecek olursak, kimse bana bir papatyanın bir orangutandan daha az üzüldüğünü ve daha az acı çektiğini kanıtlayamaz. Tam tersini de ben kimseye kanıtlayamam. Bu durumda, kendi türümüz dışındaki her şey algı sistemimiz dışına itilmiş oluyor. İnsanlar olarak yalnızlığımızla ve varoluşumuzla ilgilenmek zorunda kalışımızın en depresif, en keyifli yanını bulmuş oluyoruz. İşte bu depresyonun, gerilimin kaynağında felsefemizin söyleyebileceği güçlü cümlelerle baş başayız. Nietzsche’nin nihilist yaklaşımlarında belirttiğinden ve Buddha’nın tanrı için dediği şey geliyor akıllara! Ne var ne yok! Bu tabir ile Aziz Augustinus’un zamanı içine katarak açıklamaya çalıştığından bambaşka bir şey sunuyorum. Hepliğin içindeki hiçlik!

Bunu basit cümlelerle anlatmanın imkansızlığına değinmeden, deneyeceğim. İnsan zihninin dışındaki diğer bütün algı sistemlerini de bir çemberin içine alıyoruz. Bu çemberde bitkilerin, masanın, çatalın, tanrının, insanın, bir ideanın algı sistemi; algılayış biçimi yer alsın. Bu algı sistemleri, kendi etraflarında ve birbirlerinin etraflarında dönüp dursun. Uzay gibi. İşte bu çember yani algılamayı kolaylaştıracaksa evren benim sistemimde hepliktir. Heplik, sınırsız ve bucaksızdır. Genişleyebilir ve daralabilir. Uzaydan farklı olarak belirli kuralları ve süreçleri yoktur. Hiçlik olarak tanımladığım şey ise şu ki; çemberin içinde yer alan her şeydir. Algıların, hiçlik olarak nitelendirilmesi birbirlerine göre olan durumlarından kaynaklanır. Ancak ve ancak tek başlarına her algı sistemi bir heplik ifade eder. Ancak artık şunu biliyoruz; hepliğin içindeki hiçlik bize şunu öğretiyor: insanca hiçbir yargı evrensel olamaz!