Yazılım tüccarı Bill Gates ve eşi Melinda Gates son zamanlarda her yılda bir mektup yayınlıyor. Bu mektupların net bir kapsamı oluyor ve konu üzerine yazarların gözlemlerini, düşüncelerini hatta eylem planını içeriyor.

2016 yılı için yazdıkları mektupta fakirliğe değiniyorlar. Bill beğendiğim bir fakirlik tanımı ortaya koymuş: “Fakirlik parasızlıktan ibaret değildir. Fakirlik, fakirin gerçekleştirmesi mümkün olan başarısını gerçekleştirmesi için ihtiyacı olan kaynaklara ulaşamamasıdır. Bu kaynaklardan en önemli ikisi zaman ve enerjidir.”

Zaman ve enerjiye sonuna kadar katılmakla birlikte denklemin somut kırılımı ilgimi çekiyor. Türkiye için örnek düşünürsem Erzurum’da yerel marketlerde Fransız reçeli bulmak zordur, fakat İstanbul’da kolay. Çünkü İstanbul’un imkanları daha fazladır. Fakat Ferrari alacak paran olsa bile Türkiye’de servisi olmadığı için aracın bakımlarını sen yapmalısın. Ferrari örneğinde ise Türkiye’nin kaynakları kısıtlı, çünkü Ferrari gözünde Türkiye fakir ve servis açma yatırımına değmez.

Bu kısıtları bireysel düzlemde ele alırsak, varlıklı kesimlerden fakir seviyelere doğru ne gibi değişiklikler olur? Öncelikle ölçeklenemeyen giderleri ele alalım: Günde üç öğün yemek yiyen bir insan, geliri üç kat arttığında dokuz öğün yemek yemeyecektir. Belki yemeğin niteliğinde artış bekleyebilir. İthal baharat kullanan, yüksek öğrenim görmüş aşçı çalıştıran ve manzaraya nazır bir restoran isteyebilir. Fakat bulunduğunuz topluluk veya ülke fakir ise yüksek öğrenim görmüş aşçı istihdam eden restoran bulmanız yine zor olabilir. Burada ek olarak algısal farklılık da var. Afrika bölgesinin iç kesimindeki ülkelerde lüks sayılan restoran, İstanbul’un orta halli mahalleleri için normal kabul edilebilirken, Nispetiye Caddesi üzerindeki lüks restoran gelişmiş ülkelerin semt meydanlarındaki normal restoranlara denk düşüyor olabilir.

Ölçeklenemeyen giderlere örnek olarak zor zamanları ele alalım. Zor zamanlar karşısında varlığımızı korumak için harekete geçeriz ki, bu da çeşitli seviyelerde farklı şekillerde gerçekleşir. Bir dolar milyarderi ünlü bir tabloya milyonlarca Amerikan Doları vermez. Milyoner iş adamı özel uçağını elden çıkarabilir. Başarılı bir genel müdür üçüncü yazlık evini almayı erteleyebilir. Kıdemli beyaz yaka mutfağını yenilemekten vazgeçebilir. Bir memur çocuklarını özel okuldan alıp devlet okuluna gönderebilir. İşçi, toplu taşıma yerine tasarruf adına yürümeyi tercih edebilir. Uzun zamandır iş bulamayan işsiz borç arayışına girebilir. Hiçbir niteliği ve kimsesi olmayan biri ise sokakta kalmaya zorlanabilir.

Erişebildiğimiz kaynakları bir de zaman dikeyinde inceleyelim. Kaba araştırmam sonrası 1919 Osmanlı Devleti’ndeki okuryazar sayısının 2016 Türkiye’sindeki üniversite mezunu sayısından yaklaşık iki milyon kadar az olduğunu tespit ettim. Yüz yılda eğitim enflasyonu kendisini göstermiş ve okuryazarın üstün olduğu toplumdan sadece okuryazar olmanın yetmediği bir topluma dönüşmüşüz. Nitelikli kişi sayısı olarak bakınca da etkileyici bir üniversite mezunu nüfusu görüyorum.

1919 yılında üniversiteye gitmek için ihtiyacınız olan kaynaklar ile şimdi ihtiyacınız olan kaynaklar arasında uçurum var. 1919’da toplumun seçkin ve hijyen kesiminde olmanız gerekiyordu; bugün ise işçi çocukları çalışırlarsa kaliteli üniversite eğitimine hak kazanabiliyor. Bugün ortalama birey lise mezunu iken, yüz yıl önce okuma-yazma bilmeme ihtimali vardı. Peki, beş yüz yıl sonra ortalama birey nasıl bir eğitim seviyesinde olacak?

Aynı coğrafyayı farklı zaman dilimlerinde düşündüğümüzde somut farkları görebildik. Peki, aynı zaman diliminde farklı coğrafyalarda durumlar nasıl? Bugün Avusturya’dan Çekya’ya geçtiğinizde kaynakların siyaset ile dağıtıldığının sert yüzünü görüyorsunuz. Tertemiz bakımlı sokaklarda keyifle yürürken birden sokakta yaşamaya çalışan evsizleri görüyorsunuz. Aradaki mesafe İstanbul-Edirne kadar, fakat refah anlamında arada uçurum var. Aynı zaman dilimi, farklı bölge ve kaynak paylaşımı.

Dilencilere dönecek olursam, kim bu dilenciler? Paraya ihtiyacı olanlar, dilenciliği yaşam biçimi haline getirenler, kolay para kazanmak isteyen genç arkadaşlar. Müşterinin duygusuna dokunup anlık acıma veya yardım etme hissini paraya çeviren meslek sahipleri.

Dilencinin başarısında tutumunun önemli olduğunu düşünüyorum. Geçtiğimiz günlerde “Bir liran var mı?” sorusuna farkında olmadan cebimdeki bozuklukları şıkırdatarak “Yok!” cevabını verdim. “Yalan söylüyorsun, senin gibi bir adama bu hiç yakışmıyor!” dedi. Ben de gülümsedim, sanırım durumu içerlemesine neden oldum. Bir vukuat çıkmadı, aksine durumu sorgulama şansım oldu.

Beni yargılamasının iki nedeni olabilir. İlki, para vermemeyi tercih ettiğimi anlayamıyor olabilir. İkincisi, tercihimi anlıyor, saygı duymuyor ve ortak değerler kozunu oynayarak baskı yoluyla para çıkarmaya çalışıyor olabilir. İkinci durumun saldırgan olmasıyla birlikte satışlarını nasıl etkilediğini merak ettim doğrusu. Üniversite döneminde iki arkadaşım Taksim meydanında para dilenme deneyi yaptılar. İnsanlardan yol parası istediler ve iki saat içinde yaklaşık yüz lira toplayabildiler. O zamanlar arkadaşımın birini saldırgan dilenci, diğerini ılımlı dilenci yapsaydık gelirleri nasıl değişirdi merak ettim doğrusu. Sizce saldırgan arkadaş daha az mı kazanır, yoksa daha çok mu?

Oturmuş pazar dinamiklerinden yola çıkarsak, meslek olarak dilenen kişilerin davranışlarını yüksek gelir için verimli hale getirmiş olması gerektiğini varsayıyorum. Peki, pazarda hangi davranış biçimi yaygın? Sanırım ılımlı olan. Saldırganlar ise tecrübesiz gençler olabilir. Dilenci satış yapar iken bunları bilinçli yapmıyordur belki, ama günün sonunda gerçekler önlerinde toplanıyor ve buna bir tepki ortaya koyuyor: Davranışını yeniden tanımlamak!

Davranışlarını yeniden tanımlamayı uyum gösterme veya kendini geliştirme olarak ele alırsak, zorunda olduğu için dilenen birinin imkanlarını da göz önüne aldığımızda bu kişi kendisini ne kadar geliştirebilir? Ne kadar ileri gidebilir? Orta halli bir ailenin üniversite öğrencisi yirmi yaşındaki çocuğu ile kıyaslandığında hangisinin imkanı daha fazladır? İmkanlarını tamamen kullandıkları taktirde ulaşabilecekleri refah birbirinden ne kadar farklıdır?

Forbes dergisi bahsettiğim konu için güzel bir puanlama yöntemi oluşturmuş: “Self-made score.” Bu puan kişinin servetini, imkanlarını ne kadar zorlayarak edindiğini temsil ediyor. Facebook’un kurucusunun puanı on üzerinden sekiz iken Donald Trump gibi emlak milyarderi başlangıç sermayesini yüklü bir miras yoluyla edindiği için beş puan alıyor. Mark ile Donald arasındaki varlık edinim eğrisindeki üç puanlık fark sizce dilenci ile sizin aranızda ne kadar değişiyor?

Burada bir kısır döngü de kendini gösteriyor. Ortaya koyduğun değerin dönüşü sahip oldukların ile orantılı. Varlıklı veya fakir, çalışırsan üretiyorsun ve etkin farklı ölçeklerde oluyor. Aradaki fark ise günümüzde çok hızlı açılabiliyor. Kendi dünyamda, kendi sermayeye dayalı düzenimin taşlarını oturtmak ile o kadar meşgulüm ki, yirmi yıl sonra hikayemin sonu nasıl olacak merak ediyorum.