Fantasy, 16’ncı yüzyılda belirginleşmiş emprovizasyonun baz alınarak oluşturulduğu bir müzikal fikirdir. Fikir derken hayal gücüne de vurgu yapıyoruz. Barok dönemde de romantik dönemde de fantasy’e rastlarız. Bu fikirler çoklu pasajların çoklu duygu biçimleriyle iç içe geçtiği bestelerdir. Ama fantazyayı besteleyen müzik ile fantasy birbirlerine ne derecede uyacaktır? Müzikal form ile besteyi dolduran fikir ve bestenin yönlendiği konu arasında belirgin bir ayrım yapabilir miyiz? Yoksa fantastik müzik doğal olarak yönlenmesini başka mecralardan ödünç aldığı öğelerle mi belirleyecektir? İşte, bu soruların bizi bir kez daha müziğin bir dil olup olmadığı sorununa yönlendirmesi kaçınılmaz olacaktır. Yahut imge yardımı olmadan, bestenin yönlenmesini deneyimlerle görüp geçirmeden bir bestenin neyi konu edindiği yahut bir dili varsa neyi söylemeye çalıştığına…  

Fantazyaya dahil edilen eserlerin müzikal bir fikre hizmet etmesi son derece makuldür. Mitolojiden ve folklordan beslenen yaratıcı fikre eklememiz gereken en önemli nokta, fantazya adı altında müziğin de görselliğin de, yazının da birbirleriyle sıkı bir iletişim halinde olup, birbirlerine bolca fikir ödünç vermeleridir. Öyle ki bir zincir halinde işlev görürler. Hem kendi serilerinin yahut fikirlerinin devam edebilmesi için, hem de türünün kendisinin devam edebilmesi için. Gotik konusunda da aynı mekanizmadır bu: ikonografiler kadar fikirlerin de gelenekleşmesi yahut belirgin sınırlar edinmesi…   

Günümüz için fantastik müzik deyince bir sürü modern müzik türevini bu geniş paradigmanın içine dahil edebiliriz. Bu dahil edilişin birinci sebebi türevleştirilen müziklere karşı olan kişisel bağımız ve doyumumuzdur. Ancak ve ancak bu bağlılığı salt müziğin kendisine atfedemeyiz. Aksine diğer sanatsal fikirlerin birbirlerine zincirlemesine bağlılığıyla atfedebiliriz. Özellikle sinemanın ta doğuşundan bugüne dallanıp budaklanıp diğer sanat türleriyle iç içe çalışması bağlılığımızı pekiştirmektedir. Örneğin, fantastik bir filmin bir edebiyat eserinden uyarlanması edebiyat ile doğrudan ilişkisini gösterir. Öyleyse fantastik bir filmin bestelenmiş orijinal müziği fantastik bir müzik sayılabilecek midir? Benim bu soruya yanıtım şu şekilde olacaktır: “Sınırlandırma” son derece itici gözükmektedir.

Fantazya gibi bir türün altında sınır diye bir şeyden bahsetmek dipsiz, engin bir hayal gücüne bir darbe niteliğindedir fakat bir tür çalışması yaptığımız zaman önceki kuşakların kaleme aldığı yahut görselleştirdiği ve bestelediği gelenekler şemasına mecburen bağlı kalmak zorundayız. Bu bağlı kalışın sonucunda bugün daha kolayca türleştirdiğimiz eserleri daha yakın inceleyebilmemiz ve benimseyebilmemiz sağlanacakmış gibi öngörülmektedir. Yine de müziğin dili sorununa fantastik müzik adı altında da bir belirginlik atfedemeyiz. Gerek günümüz modern bestecilerin orkestrasyonlarında ve enstrümanların her birinin dinleyicide yaratacağı duyguda… 

Büyülü Enstrüman 
Yukarıdaki sorunun cevabı için Büyülü Enstrüman isimli bir alt başlık seçtim. “Academy of Science-Fiction”, “Fantasy and Horror” tarafından da “En İyi Fantastik Albüm” seçilmiş olan Sylvia Woods’un “The Harp of Brandiswhiere”, Keltik arp için yazılmış, dünyayı arpı sayesinde kurtaran efsanevi bir kahramanın hikayesini anlatmaktadır. Efsanede kötü büyücüler de yer edinir, sihirli arpçılar da. Woods’un Amerika’da Keltik arp üzerine yaptığı yoğun çalışmalar arpın büyülü ve sihirli bir dünyada yer edinmiş bir enstrüman olma özelliğiyle özdeşleşerek “The Harp of Brandiswhiere Süit’”ni günümüz dinleyicileri için melodileştirmiştir. Arp, mistisizmini efsaneler kadar kullanıldığı şemalarla da oluşturmuştur.  

“4’ncü yüzyılda (…) keşişlerin seslerine eşlik etmesi için arp tercih edilen bir enstrümandı. Arp, kilisenin izin verdiği nadir enstrümanlardandı. Üflemeliler, vurmalılar ve çıngıraklar Şeytan’ın enstrümanları olarak değerlendiriliyordu.” (Vardy)   

Efsanelerde yer edinmiş, büyülü ve sihirli atfedilen bir enstrümanın da böyle bir yolculuğu var mıdır? Örnek olarak bu soruyu yeni bir soruyla dile getirirsem; klavsen için yazılmış Johann Sebastian Bach’ın Goldberg Varyasyonları’nı klasik arp ile yorumlayan Sylvain Blassel, büyülü bir müzik mi icra etmiş oluyor? Yahut aynı yorumcunun Franz Liszt icrası da aynı soruya tabi tutulabilir mi? Gerek Bach’ın müzik tarihindeki anıtsal konumu, gerek Liszt’in piyano edebiyatına olan katkıları dinleyicide ve müzikle ilgilenen herkeste “büyülü ve sihirli” tabirlerini hissen uyandırmaktadır. Yine de Golberg Varyasyonları’nın arp yorumu için kullandığımız “büyülü ve sihirli” sıfatları esasen “muhteşem”, “muazzam”, “olağanüstü”, “harika” sıfatlarının yerine kullanılmaktadır. Yani; efsanelerde sihir ile özdeşleşmiş bir enstrümana uyarlanmış her beste fantastik olarak nitelendirilemeyecektir. Ama bir belirginlik, ufak da olsa kategori oluşturmak açısından en azından tıpkı keşişlerin arpı eşlikçi bir enstrüman olarak seçmesi gibi, fantastik fikir üzerinden eser üretecek besteci, sanatçı için arp oldukça simgesel bir enstrüman olabilecektir. 

İlkelleşen ve olağanüstü tınılar veren o simgesel arpı yakalayan kültürler ve kültürlerin mirasları, karmaşaya değil, o arpın doğada temsil ettiği her şeye aşinadır. Vivaldi’nin Saka Kuşu’nda flüte eşlik eden yaylılar, eserin orta yerinde susmakta haklı değiller midir? Flüt artık teknik kullanımını bir saka kuşu taklidine yöneltmekle yükümlüdür. Heyecan verici olan, flüte hâkim olan, teknik yeterliliğini çoktan kazanmış ellerin öncelikli amacının bir saka kuşu sesini yakalamaya çalışmasıdır. Kültürün doğa üzerindeki hakimiyeti, kendi kuramı dahilinde doğayı taklit etmeyi yine kendi lehine çevirmek üzerine tasarlanmadı mı? Şayet müzik susarsa, doğanın yahut üyelerinin kendi seslerinin sanatsal bir müzik olması da mümkün değildir. Ama kuş sesini taklit edercesine müzik kuramına adapte olan bir düdüğün, kültürün yüceltilecek bir başarısı olduğu her zaman kabul edilmek ister.  

Vivaldi, eserinde flüte kültürün yükleyebileceği tüm doğallığı yükledikten sonar yeniden yaylıları devreye sokacaktır. Sanki yaylılar flütün doğa taklidinden uzakmış gibi… Daha da heyecan verici olan yaylıların eşliğinde flüt, saka kuşunun gerçek sesine olan yatkınlığını kaybetmeyecektir. Armoni, kültürün biçimlendirdiği kurama tüm doğaya özgülüğüyle adapte olacaktır. Nymph’in şekillendirdiği doğaya yüceltme kadar, Saka Kuşu’nda mistisizmden de ödünç alınan flüt, Nymph’in şekillendirdiği doğanın ta kendisi oluverir. Şu an yüceltme notalarda değil, algıdadır. Algının kuş sesini seçebilmesini sağlayan kültürel kulak… Müzik, doğanın sesine doğru yol almış olur ancak ezgi, suskunluğa teslim olmaz ve yine kültürün ellerinden çıkıverir. Doğaya geri dönen müziğin “kültür” olamayacağına, bir Saka Kuşu’nu canlandıran flütün tamamen “kültür” olduğu karşılığı buradadır. Bırakalım gök gürültüsü, yağmur ve fırtına bir timpaninin veya bir piyano tuşunun sesiyle canlandırılmak istensin. Kök olan arp da doğanın salt kendi sesine dönüşen ilkelleşme yerine, müzikal söylemin özüne doğru ilkelleşirse olağanüstü tınılar versin.  

Doğanın kendi tınısına doğru kültüre ait bir gidişatta olan müziğin, esas kaynağı doğrudan referans göstermesi şart değildir. Kendini doğrudan kaynağa benzetmeye çalıştığı gibi bir söylemde de bulunmaması gerekir. Doğanın kendi sesine referans vermediği gibi… Dinleyici, adeta doğanın kendi; yani kültürün elimine edildiği sesini ararken, kültürel bir varlık olarak kendisini, doğanın sesine hem ön plan hem arka plan oluşturan müzik ile özdeşleştirir. 

Saka Kuşu’nu temsil eden flütün tüm kuşları temsil ettiği iddiası; örneğin, Rönesans  bestecisi John Bull’un mistisizme ulaşan klavye dokunuşlarının eşdeğer fantazyaya sahip diğer yerel kültürel kardeşlerini yok sayar: Tüm coğrafyayı kapsayan, kültüre ait bir battaniyenin doğanın tınısının yerine geçmesi ve orijinali olmayan bir kopyaya dönüşerek kültürleştirmesi, Grieg’in folk efsanelerine kadar uzanmak zorundadır. Grieg’in piyanosu doğanın kendisine ne kadar referans veriyor ve ne kadar bu referans keşfedilemiyorsa, müziğin kültüre ait, doğayı kapayan yapısı ortaya çıkar. Fantastik müzik o raddede artık iki dünya arasında bir yer edinecektir.  

“Bir şeyi süslemek için gölge nasıl gerekliyse, muğlaklık da onu anlaşılır hale getirmek için o kadar gereklidir. Sanat, belirsiz düşünce tülünü onun üzerine örterek, hayatın görünümünü dayanılır hale getirir.” (Nietzsche, İnsanca, Pek İnsanca)  

Ritmin ve ölçünün bir düzeni gerektirerek yahut toparlayarak müzikal fikri uyumluluk kalıplarına yerleştirmesi, bu iki dünya arasındaki fantazyayı bile özündeki kusursuz bir görüntüye eşlik eden bir manzara fikrinden uzak tutmaktadır. Fantastik müziğin kendi kendini temsil edebilme alanı ve bu alana insanoğlunun geçmişten günümüze yüklediği tüm vasıflar, fantastik alanın düzenli olmayan; hatta kaotik olan talihsizliğinden çıkış noktası bulmaya çalışır. Ancak fantastik müzik, bu iki dünya arasında vuku bulan sistemi, dünyevi olan “kültür” yoluyla bir kurgu düzeni içinde dile getirir. Bu kurgu düzeninin içinde yer alan fantastik müzikal fikirler, cümleler ve sözcükler tıpkı simgesel arp gibi müzikten beklenen temel ihtiyaçları karşılar.