“Büyü, Din ve Ritüellerin Kaynakları” bölümünde bahsetmiş olduğumuz gibi ilkel insanlar hakkında çok az bulgu olmasına rağmen, o dönemden kalma mağara resimleri ve silahlardan edindiğimiz bilgilere göre, büyü çok eski zamanlardan beri varlığını sürdürmektedir. Büyüdeki, “Benzer benzeri meydana getirir” seklindeki büyüsel anlayışla çizilmiş kargı saplanmış hayvan resimlerinin, çok eski dönemlerden kalma mağara duvarlarında bulunması, büyünün tarihinin çok eski zamanlardan beri var olduğunu göstermektedir. Ayrıca o dönemlerden kalma, mumyalı cesetlerin, kırmızı boya ile kaplandığı görülmektedir. Benzer benzeri meydana getirir inanışına uygun olarak, kana benzeyen kırmızı rengin ölü için bir hayat özü seklinde düşünüldüğü, böylece kırmızıya boyanarak büyülenmiş cesedin yeniden dirileceğine inanıldığı sanılmaktadır.

Eski Roma ve Eski Mısır gibi büyük uygarlıkların hepsinde büyü bir şekilde varlığını göstermiştir. Kısaca göz atalım: Eski Mısır’da büyü ve sihir dinsel bir öğedir. İnisiyatik öğretilerden oluşan Osiris Kültü, büyü üzerine kuruludur. Ötealem inanışına dayanan Mısır dininde, bu inanış nedeniyle mumyalama işlemleri, çeşitli muskalar “Ölüler Kitabı’na uygun olarak ölüyle beraber gömülürdü. Mısırlıların tıpta, astrolojide, simyada, metalürjide ilerlemesinin nedeni olarak Osiris kültüne inançları gösterilmektedir. O dönemden kalan birçok papirüste büyü metinleri yer almaktadır.

Eski Mısır inancına çok benzer özellikler taşıyan diğer iki uygarlık, aynı tarihlerde Amerika kıtasında yaşayan Aztek ve Mayalar’dır. Yaptıkları tapınak örnekleri ve ötealem inanışlarının neredeyse birebir örtüştükleri göze çarpmaktadır. Ancak Maya ve Azteklerin Mısır’dan farkı insan kurban etme törenleridir. Bu törenler futbolun doğuşunun nedeni sayılmaktadır.

Eski Yunan’da büyünün “Hekate” adlı bir de tanrıçası bulunmaktadır. Büyücüler Pisagor’un rakamlarından faydalanarak, sayıları büyülü daireler içinde kullanmaktaydı. Pisagorcular da büyü kuramları yanında büyü uygulamaları yapmaktaydılar. Yunanlıların Dionysos yani şarap tanrısı için düzenledikleri törenler, Ortaçağ Avrupası’nda cadıların uyguladıkları törenlere çok benzer özellikler taşımaktadır. Modern büyücülerin büyüsel sözleri “Ey Tanrıça Hekate” sözleriyle başlamaktadır. Hıristiyanlığın paganizmle beraber yaşayıp geliştiğinin en büyük kanıtı da bu ayinler ve büyüsel ritüellerdir.

Eski Roma’da büyücülerin hilekar oldukları düşüncesi hakimse de, imparatorlar gelecekleri, savaşları için büyücülerden medet umuyorlardı. Yaşamlarında büyünün önemi gözden kaçmayacak kadar büyüktü. Büyücülük her dönem ve yerde daima iki ayrı sınıfa ayrılmıştır: her şeye sahip olanlar ve hiçbir şeye sahip olmayanlar. Romalıların büyücülüğü Çiçero’ya göre Haruspicini, fulgurales ve rituales olarak üçe ayrılıyor. Etrüsklerden aldıkları büyüsel geleneği, Orta Doğu’dan gelen gelenek ve öğretilerle birleştirmişlerdir.

Eski Çin’de Konfüçyüsçülük büyüye karşı çıkınca, eski büyücülerin yaptıklarını Taoist ve Budist rahipler devraldılar. İnsanı yaşamda ve ölüm sonrasında güçlendirmeyi, sonucunda da ruhları, hatta tanrıları bile denetim altına almayı amaçlamaktaydı. Çin’de büyücüler hem kahin hem de koruyucuydular. Tılsımlar, büyülü aynalar, büyülü peçeteler kullanıyorlar, büyüsel formüllerini sarı ya da kırmızı kağıtlara yazıyor, ayinlerinde çanlar kullanıyorlardı. Ayinsel kıyafetleri genellikle kırmızıydı. Büyü Çinliler için ak, kara ya da kırmızı diye ayrılmazdı.

Eski Japonya’da büyü Budizm ve Şinto dinlerine dayanmaktadır. Çin’deki özellikleri taşıyan Japon büyücülüğünde kullanılan nesnelerin biçimsel özellikleri amacı belirlemekte tamamen tarafsız kalmaktadır. Örneğin pirinç ve değerli taşlar olumluyken, kılıç sadece bir araçtır ve kullanım alanına bağlı olarak değişim gösterir. Japonya’da halen başkalarına zarar vermediğiniz sürece kötü ruhlardan korunmak, gelebilecek kötülükleri engellemek, bol ürün elde etmek gibi amaçlarla büyü uygulanmaktadır.

Ortaçağ Avrupa’sında büyü yapmanın cezası ölümcüldü. Engizisyon rahipleri tarafından binlerce insan cadıcılık suçlamasıyla yakılmış, boğulmuş ve idam edilmiştir. Paganizmden gelen inançlarla, kilise ve engizisyon mahkemelerine karşı bir protesto olarak ortaya çıkan bu kült içerisinde yapılan büyüler, tüm büyü türlerini içerisinde barındırmaktaydı. Günümüzde halen devam eden bu inanışlar, korku filmlerine de sıklıkla konu olmuştur. Geceleri dolunayın altında çıplak dans etmekten, kazanda iksirler yapmaya kadar birçok değişik uygulamadan oluşan büyü çalışmaları bulunmaktaydı.

“Cadıların Tokmağı” adlı üç ciltlik kitabı kaynak olarak kullanan engizisyon yargıçları, cadıcılık ile suçlanan kadınları çırılçıplak soyup inceledikten sonra türlü işkenceler yaparak öldürmekteydi. “Cadı” olarak adlandırılan bu büyücüler, “Sabbat”ta, Musa peygambere On Emir’de bildirilen dinlenme gününde, şeytan ile beraber toplanmaktaydılar. Ateş etrafında dans, ayin ve şeytana kendini sunmak gibi değişik ritüellerden oluşan bu Sabbat geceleri, günümüzde kimi inananlar tarafından halen uygulanmaktadır. Cadı tarafından büyülendiğine inanılan kişiler “Cadı Pastası” denilen bir ekmek hazırlıyorlardı. Büyülendiğinden şüphelenilen kişinin idrarı kullanılarak yapılan bu çavdar ekmeği, bir köpeğe yedirilmekteydi. Eğer köpek kişide oluşan belirtilere benzer hareketler sergilerse, kişinin cadı tarafından büyülendiği kabul ediliyordu.

Eski Türkler, Şamanizm’e inanmaktaydı. Şamanistlere göre dünya; gök, yeryüzü ve yeraltı olmak üzere üç kısma ayrılmaktaydı. Altay Türklerine göre “Aydınlık Alemi”, yukarıdaki dünyayı yani gökyüzünü tanrı Ülgen ile ona bağlı iyi ruhları temsil etmekteydi. Yeryüzünü, yani orta dünyayı insanlar, yeraltı dünyası aşağıdaki dünyayı ise tanrı Erlik ve ona bağlı kötü ruhlar oluşturmaktaydı. İyi ruhlar ile ilişki kurup, iyilik yapan Şamanlar ak-Şaman, yeraltı ruhları ile konuşup, Erlik’in hizmetinde olanlar ise kara-Şaman dır.

Şamanlığın soydan gelen kalıtımsal bir güç olduğuna inanılmaktaydı. Herkes şaman olamazdı. Davullarının yanı sıra ilkel kabilelerdeki gibi asa da taşıyan şamanlar, aynı soydan gelseler de belli sınavlardan geçerek bu mertebeye ulaşırlardı.

Savaşların zaferle sonuçlanmasının, hakanların tahta çıkışlarının nedeni Göktanrı yani Ülgen’di. Orta Asya kavimlerinde Göktanrı ibadetinin içerisinde Güneş, Ay, Yıldırım ve Fırtına ibadetleri de yer almaktaydı. Hatta, Altay kavimlerinde Güneş üzerine ant içilmekteydi. Onlara göre Güneş ana, Ay ise ata olarak görülmektedir. Güneş’in yerdeki temsilcisi ateştir; Güneş ve Ay tutulmalarının nedeniyse kötü ruhlarla Güneş ve Ay arasındaki savaştır. Altay kavimlerinde en büyük Göktanrı Ülgen ya da Kuday’dı ve ulu, büyük anlamı taşıyan iyilik tanrısıydı. Ülgen, Güneş ve Ay’ın üstünde yaşar; ona giden yol, yalnızca erkek şamanlara, ayin sırasında açılırdı. Ancak, bu yolda yedi büyük engel bulunmaktaydı. Erkek şamanlar bile yalnızca beşinci engel olan “Kazık” yıldızına kadar ulaşabilir ve oradan geri dönmek zorunda kalırlardı.

Şamanlar tekrar doğuşa ve insanların üç canı olduğuna inanırlardı. Ölüm gerçekleşirken üç candan biri mezarda kalır, biri “gölgeler diyarı”na iner, üçüncüsü ise göğe çıkardı. Ölüler, bir süre sonra, yeryüzünde tekrar doğabilirlerdi. Uygurlar, inandıkları yeniden doğma olgusuna “sansar” adını vermişlerdir.

Şamanizm’de dağlar, göller, ırmaklar ve benzeri canlı, orman ve ağaçlar ise kutsal sayılırdı.  Yer, su tanrısı ve ruhlar da büyük bir öneme sahipti. Şamanların ayinlerinde en önemli araç davuldu. Her şamanın davulu ölümünden sonra bir ormana götürülerek, parçalanıp, bir ağacın dalına asılır, şamanın ölüsü de bu ağacın dibine gömülürdü. Şamanlar olanaklar elverdiğince obadan ve yollardan uzak bir tepeye, hayvan sürülerinin yaklaşamayacağı bir yere gömülürlerdi. Eski inanışlara göre, her şamanın evinde iki davul bulunmaktaydı. Bunlardan biri ayinlerde kullanılır, ikincisi de bir köşede saklanırdı. Kimi olağanüstü durumlarda şamanlar davul yerine yölgö (küçük yay) bulundururlardı. Ancak yölgö ile tam bir tören gerçekleştirilemezdi.

Şamanlar törenler sırasında özel giysiler giymekteydiler. Manyak adı verilen bu tören giysilerini giyen şamanlar, bu uygulamalar sırasında sara nöbetleri gibi nöbetler geçirirlerdi. Bu translar için sanrılara neden olduğu bilinen peyote kaktüsü, psilcybe mantarları, sabah sefası ve tütün gibi bitkiler kullandıkları bilinmektedir.

Altaylar’da Şamanlık inancına göre, dünyanın bir sonu vardı; zamanla insanların sayıları azalacak, günah ve kötülükler artacak, iyi tanrı Ülgen, Dünya ile ilgisini kesecek ve kötülük tanrısı Erlik her şeye egemen olacaktır. Ayrıca insanlar Ülgen’i unutacak, iyi tanrılarla kötü tanrılar çarpışacak ve sonunda herkes öldükten sonra Ülgen tek başına kalacaktır. Daha sonra da Ülgen’in buyruğuyla tüm ölüler dirilecektir.

Şamanizm sonrası İslamiyete geçen Türkler, büyü kavramını sihir ve efsun kelimeleriyle ifade ettiler.

Müslümanlar büyü ile ilgili bilgileri daha çok Mısırlılardan, Yahudilerden, Suriyelilerden, İranlılardan, Geldanilerden, Yunanlılardan ve Hint bölgelerinde yaşayan eski kültürlerden öğrenmişlerdir. Büyü halk arasında yaygın bir şekilde benimsenen inançlar haline gelmiştir. Tütsü, tılsım, muska, cadılık, fala bakmak vesaire gibi işler hep bu kültürlerden öğrenilmiştir. Müslümanlar cinlere inandıkları için büyüye de inanmışlardır. İslamiyet kapalı, kişilere göre değişen, çeşitli anlamlara çekilebilen bir din olmadığı için, İslamiyettin bütün emir ve yasakları da oldukça açık ve nettir. Her şeyin yeri ve zamanı, yaşamın düzeni belirlidir.

İslam dini, Allah’ın tekliğine inanan tek tanrılı bir din olduğu için melek, şeytan, cin gibi soyut varlıkları benimsemekle beraber bunların da diğer varlıklar gibi Allah tarafından yaratıldıklarını kabul eder. Bu nedenlerle Kur’an-ı Kerim’de büyücülük birçok ayette ifade edildiği üzere şirktir. Yani tanrıya ortak koşmaktır. Bundan dolayı da yasaklanmıştır. Kur’an-ı Kerim’de büyücülükle ilgili surelere göz atacak olursak :

Felak suresinin 4’üncü ayetinde “De ki: Yarattığın şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfürüp büyü yapan üfürükçülerin şerrinden ve kıskandığı vakit kıskanç kişinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım.”

Ta-Ha suresinin 69’uncu ayetinde de “Onların sanat diye ortaya attıkları, ancak bir büyücü tuzağıdır, büyücü ise nerede olursa olsun iflah etmez.”

Maide suresinin 90’ıncı ayetinde de “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikilitaşlar, fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa erişesiniz”.

Kur’an-ı Kerim’de büyü konusunu ele alırken en çok yararlanılacak konu Babil’e sınav için gönderilen Harut ve Marut isimli iki meleğin hikayesidir. Bu da Bakara suresinde 102’inci ayet olarak yer almaktadır. “Süleyman’ın hükümdarlığı hakkında onlar, şeytanların uydurup söylediklerine tabi oldular. Halbuki Süleyman büyü yapıp kafir olmadı. Lakin şeytanlar kafir oldular. Çünkü insanlar sihrin de Babil’de Harut ve Marut isimli iki meleğe indirildiğini öğreniyorlardı. Halbuki o iki melek herkese: Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kafir olmayasınız, demeden hiç kimseye öğretmezlerdi. Onlar o iki melekten karı ve koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa büyücüler, Allah’ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler. Onlar, kendilerine fayda vereni değil de zarar vereni öğreniyorlar. Sihri satın alanların ahiretten nasibi olmadığını çok iyi bilmektedirler. Karşılığında kendilerine sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu anlasalardı!”. denmektedir.

En güvenilir kaynaklardan ikisi olan Buhari ve Müslim’in hadislerine göre de Muhammed Peygamber en büyük günahları sayarken, büyücülüğü ikinci sırada anmaktadır. Yine, Muhammed Peygamber, “Cennete sorgusuz sualsiz gidecek kişilerin büyücüye, muskacıya gitmeyen, uğursuzluk saymayan ve Allah’a tevekkül eden” kişilerden olacağını söylemiştir.

Kuran tefsircileri, İslam açısından büyüyü sekize ayırmışlardır:

Yerdeki güçlerin gökyüzündeki güçlerle birlikte gerçekleştirdikleri, ruhsal eğitim ve uygulamalar sonucu öldürme, diriltme gibi olağanüstü uygulamaları içeren, cinlerden, perilerden yardım alınarak yapılan, el çabukluğu, gözbağcılık gibi uygulamaları içeren büyüler, alışılmamış becerilerle bezenen kimi araçlarla gösterilen, kimi nesne ve ilaçlardan faydalanılarak yapılan, insanları ruhsal yönden etki altına alan uygulamalar içeren, ahlak dışı yollarla kişilerin gizli bilgilerini öğrenme ve kişileri birbirine düşürmeyi içeren büyüler olarak örnek verilebilir.

İslam bilginleri yukarıda yazılı ayet ve hadisler ışığında büyüyü büyük günahlardan biri saymışlardır. Büyünün öğrenilmesi ve öğretilmesi haram kılınmıştır. Ancak büyüye karşı bir önlem alınması açısından olaya bakanlar ise, büyüyü bir bilim olarak öğrenmenin haram olmadığını savunmuşlardır. Müslümanların büyüleri Kuran ayetlerinden alıntılar içermektedir. Bu alıntılar büyülerin Arapça olmasına neden olmuştur. Ayetlerin kağıtlara yazılarak muska haline getirilmesi ya da nesnelere ayetlerin okunması yolu ile yapılan bu büyüler “Anadolu Büyüleri” olarak adlandırılmaktadır.