Ürettiği kadar var olan bir canlı türüyüz. Bu her zaman ve her çağda  -  en azından insan olduğumuzdan bu yana  -  böyle oldu. Tüm üretimler aynı oranda ve düzende hareket ederler. Birbirlerini takip eden onlarca süreç, aslında sürekli tekrar eden bir döngüdür. Büyük, spiral bir hortum gibi bir noktadan başlayıp devasa boyutlara gelen bir döngüdür bu. Tek olandan çok olana doğru artan, tekrar ettikçe yeni bir şey üreten ve ürettikçe de hızlanan bir enerjiye sahip. Her bir üretim, bir başkasıyla bir araya gelerek bambaşka teklikler oluşturuyor. Tıpkı bir galaksi gibi. Bir galakside yüz milyarlarca yıldız, bir yıldız sisteminde onlarca gezegen, bir gezegende milyarlarca canlı türü, bir ağacın yüzlerce dalı, bir dalın binlerce yaprağı, bir yaprağın da milyonlarca hücresi olduğu gibi. Hepsi tek, hepsi çok!

Üretim de böyle. Tıpkı doğa gibi insan da sürekli üreterek ve keşfederek bu düzene katkıda bulunur. Büyüleyici olan budur. Bu muhteşemliğin içinde, hem kendisinden önce var olanları kullanarak, hem de yeni bir şeyleri yaratarak varlığını sürdürür insanlık. Böylece, hem kavrar hem de keşfeder. Bu üretim anları üç temel süreçten oluşur. Tabii ki bu süreçler de bir galaksinin sonsuz sayıda atomlardan oluşması gibi sürekli tekrar eder. Ancak, kabaca bu üç süreç her örüntüde gözlemlenir. Bunlardan ilki doğumdur. Her ürünün doğduğu bir fikir aşaması vardır. Muhtemelen birçok fikrin ya da gözlemin bir araya gelmesi ile oluşur. Bildiğimiz tek şey “bir anda” ortaya çıkmalarıdır.

İkinci aşama, ilkinden çok daha önemlidir; dışa vurum ve buna bağlı olarak yayılma. Bu süreç çoğu kez üreten kişinin seçimlerine bağlıdır, başka herhangi bir şeye değil. Yani seçim, üreticinin elindedir. Eğer bu aşama da atlanırsa doğrudan üçüncü sürece girilir. Bu, form değiştirmedir. Düşünce formunda kalan ürün, başka bir düşünceye doğru evrilir. İşin açıkçası, her fikir bundan önceki aşamaya geçmeyi hedefler: Dışa vurum. Dışa vurum gerçekleştiğinde ise örüntü çok daha netleşir. Elle tutulur ve somut bir nesneye dönüştüğünde artık ulaşılabilir durumdadır. Yani, artık bir başkasının esinlenebileceği, üzerine yeni fikirlerin ekleneceği bir varlık haline gelmiştir.

Bu kez, bu varlığa ulaşan yüzlerce insan onu dönüştürecektir. Tıpkı, doğanın yasalarına yaptıkları gibi, somutlaşan nesnenin de orasını burasını değiştirecekler ve başka bir forma sokacaklardır. O zaman üçüncü evre, yani form değiştirme kaçınılmazdır demek ki. İşte form değişimi, üretim ve uygulama evriminin anahtarıdır. Sonuç olarak, dışa vurum süreci mutlaka ve mutlaka gerçekleşmelidir. Kelimeler de, düşünceler de, davranışlar da evrimleşir ve değişirler. Ürünler de aynı biçimde değişime uğrarlar. Ancak, kafatasının içinde kalanlar yaşadığımız dünyayı değiştiremeyecekler. Bildiğimiz tek şey budur. Kanıtlayabildiğimiz en büyük şey budur.

Nasıl dışa vuracağız bir düşünceyi? Soruyu başka bir açıdan soralım. Neden bazı düşüncelerimizi ifade etmekten kaçınırız? Akla gelen ilk sebep korkmak oluyor genelde. Söz konusu fikrin henüz tam olmadığı hissi ve içindeki bu boşluğun, bu tam olamama halinin fark edilip değer görmeme ihtimali de bu korkunun temeli. Ancak bir dakika! Biliyoruz ki gerçekte bir fikri somut hale getirdikten sonra gerisi tam bir belirsizlik. Hangi koşullarda, hangi formlara dönüşeceğini ve hangi değişkenlere bağlı kalacağını kestirmek mümkün değil. Öngörülebilir, ama asla mutlak olamaz.

Böyle bakınca, söz konusu korku anlamsız hale geliyor. Şimdi en baştaki soruya geri dönelim. Kafamızın içindekini nasıl dışa vuracağız? İşte bu noktada insana en fazla yardımcı olmuş yeteneğimiz devreye giriyor; gözlem yapmak. Bu gözlemleri veri haline getirmek ve onları kayıt altına almak. Peki, neyi gözlemleyeceğiz? Kendimiz de dâhil her şeyi. Ne zaman, hangi ruh haline giriyoruz, bu ruh hali neye yol açıyor? Bir başka deneyim ile nasıl etkileşime giriyor? Ancak bu da bir süreç. Yeterince gözlem yaptıktan sonra ister istemez bir hedef koyma aşamasına geçiliyor. “Evet anladım. Peki, şimdi bunu nasıl yönetirim.” diye düşündüğünüz bir an bu. Nasıl yönetirim sorusu içinde; nasıl kullanırım, neyi nasıl değiştiririm, neye nasıl müdahale ederim sorularını barındırıyor.

Kesinlikle sancılı bir aşamadır bu. Ancak, bu soruları sordukça hedef kesinleşecek ve belirsizlik ışığında her şeyi denemek zorunda hissedeceksiniz. Yine burada süreç form değiştirir. Hedef vardır. Hatta bu hedefe doğru ilk adımı atmış da olabilirsiniz. Sanılanın aksine, en zor adım ilk adım değildir. Diğer adımlar da aynı derecede kritiktir. Ancak, bu adımlar tekrar ettikçe süreç hızlanır ve buna rağmen zorluğun değeri değişmez. O hep vardır ve aynıdır. Bu, daha önce aşıldığı ve gelecekte de karşılaşılacağı anlamına gelir. Mademki geçmişte vardı ve gelecekte de olacak, o halde etkisizdir bu zorluk hissi. Sizi engelleyemez. Böyle bir farkındalık anında ise böylesine etkisiz ve sabit bir duyguyu nasıl kullanabileceğinizi sorarsınız kendinize. Oysa zorluğun kaynağı olan problemi incelerseniz o kadar etkisiz olmadığını fark edersiniz. Sorunun varlığı, sizi sürekli başka açılardan bakmaya zorlar. Bu bakış açılarının her biri, deneye tabi tutulur. Sonuç olarak bazıları elenir. Diğerleri ise başka formlara evrilmeye devam eder.

Tüm bu döngünün en önemli ayağı, her aşamayı, her düşünceyi ve her eylemi kayıt altına almaktır. Karşılaştırarak, gruplayarak, düzenli bir biçimde takip edilebilir ve referans alınabilir netlikte olan bu kayıt alma/tutma işi, tüm süreci izlemenizi sağlar. Hangi karar neye yol açtı, hangi zorluğa karşı nasıl mücadele edildi? Daha da önemlisi hedefinize ne kadar adım kaldı? Sonuç olarak, yemek tarifini okuyarak karnınızı doyuramazsınız. O tarifi adım adım uygulamanız gerekecek.