Günümüzde bütünsel bakış kaybolmuş, tanrı teolojinin, insan psikolojinin, evren ise kozmolojinin konusu olmuştur. Bu üç disiplin birbirleriyle bağlantısız ve ilişkisiz birtakım yorum ve görüşler geliştirdiklerinden, aralarında anlaşabilecekleri ortak görüşler tümüyle yok olmuştur. Kadim Yunan düşünürleri evrenin oluşumunu “kaos” adını verdikleri karmaşık bir ortamdan başlatırlar. Onlar için Kaos, şekilsiz ve düzensiz bir yapıya sahipti. Fakat Kaos’un da bir tözü olmalıydı. M.Ö. 7’nci yüzyılda Thales bu töze “Arkhe” adını verdi. Arkhe kendi başına şekil alamazdı. Kaos’tan Kozmos, düzensizlikten düzen nasıl oluşacaktı?Arkhe’yi şekillendirecek bir güç olmalıydı. Platon, Kaos’un “Demiurgos adlı bir tanrı tarafından şekillendirilerek kozmosa dönüştürüldüğünü savundu. Demiurgos, yoktan var etmeyen, karmaşadan düzeni şekillendirip ortaya çıkaran tanrıydı. Fakat Arkhe’nin tözü, yani asıl nesnesi neydi?

Thales arkhe’nin su olduğunu ve her şeyin sudan ortaya çıktığını savundu. Ona göre karalar su ortamı üzerinde yüzmekte ve depremler alttaki su dalgalarının etkisiyle oluşmaktaydı. Thales’in öğrencisi olan Anaximander, Arkhe’nin su olamayacağını zira suyun ateşe dönüşemeyeceğini iddia etti ve Arkhe olarak şekilsiz “Apeiron” kavramını ileri sürdü. Apeiron “zamansız ve mekânsız” anlamını taşıyordu. Aperion, bir tür tanrısal özellikler içeren bir kavramdı. Anaximander’in öğrencisi olan Anaximenes ise Arkhe’nin hava olduğunu savundu. Havanın önce bulut, sonra buhar, ardından yağmur, su, çamur, toprak ve tüm katı cisimleri oluşturduğunu söyledi. Ona göre hava, yaşam gücünü içeriyordu ve insan ile tüm canlılarda “psyhe” şeklinde beliriyordu.

Her üç filozof Milet’te veya kadim Miletus’ta, batı Anadolu’daki Didim’de yaşamışlardır. Bu üç kişiye “Sokrat öncesi” filozoflar denir. Sokrates’i dünyaya tanıtmış olan Platon dört adet cevherden söz etmiştir. Dört Arkhe’nin: ateş, su, hava, toprak ve dört erdemin adalet, cesaret, ölçülülük ve bilgelik olduğunu savunmuştur. Geliştirdiği kozmogoni ise Sokrat öncesi görüşleri birleştirmiş ve insanları hem bilgili hem de erdemli olmalarının önemli olduğunu söylemiştir. Platon’a göre bilginin kaynağı düşünce “episteme” olup, bilgi üretilmez sadece keşfedilir.

Kadim dönemin Arkhe’leri olan ateş, su, hava ve toprak günümüzün fizik biliminde maddenin fazları olarak tanımlanmışlardır. Toprak: katı fazı, su: sıvı fazı, hava: gaz fazı ve ateş: plazma fazı adını almışlardır. Dolayısıyla kadim dönemin dört cevheri veya tözü Arkhe olma özelliklerini kaybetmiş; maddenin basit bir haline indirgenmişlerdir. Platon ile aynı dönemde yaşamış olan Demokritos bölünemez demek olan “atom” kavramını ilk ileri süren kişidir. Demokritos’un maddeci bir bakışı vardı ve nedenselliğe inanıyordu. Ona göre her atomun belirli bir şekli ve yapısı olmalıydı. Demir atomu sert, tuz atomu sivri uçlu ve su atomu kaygan olmalıydı. Atomların arasında da boşluk olmalıydı. Demokritos, sayılarla ve geometri ile de ilgilenmiş, ilk olarak konilerin hacmini hesaplamayı başarmıştır.

Demokritos’a göre ideal gerçek yoktur ve bu yüzden Platon’la anlaşamamış ve geçinememiştir. Platon’un idealist görüşlerine karşı çıkmıştır. Onun atom kavramı soyut bir düşünce ürünü olarak uzun süre kenarda kalmış, yaklaşık 2300 yıl sonra deneysel olarak Rutherford tarafından somut olarak kanıtlandığında, fizik biliminin temel kavramlarından birine dönüşmüştür. Günümüzde atom parçalanmış, daha temel parçacıklardan oluştuğu kanıtlanmıştır. Maddeleri oluşturan doğanın temel parçacıklarını tanımlayan modele “Standart Parçacık Modeli” denmektedir. İsviçre’deki CERN adlı Avrupa’nın Nükleer Araştırmalar Merkezinde temel parçacıkların deneysel arayışı halen devam etmektedir.
Doğadaki nesneleri oluşturan bir veya birkaç temel parçacığın bulunduğu görüşü, bir varsayımdan ibarettir. Zira parçacık kavramı, günümüzde klasik nesne kavramından çok farklı anlamlar içermektedir. Klasik fiziğe göre nesne, yer kaplar ve ölçülebilir bir kütle sahibidir. Oysaki 20’nci yüzyılda gelişen Kuantum ve Görelilik kuramlarına göre “nesne” bir enerji yoğunluğundan ibarettir. Einstein’ın ileri sürdüğü, E = mc2 denkleminde E, M kütle ve C ışık hızıdır. Işık hızı sabit olduğuna göre, kütle ile enerji eşdeğerdedir. Günümüzde temel parçacıkların kütleleri gram cinsinden değil, enerji birimi olan Elektron-Volt cinsinden ifade edilmektedir. Enerji ise, doğada korunan, şekil değiştirse de asla yok olmayan, ne artan ne de azalan soyut bir kavramdır. “Enerjinin Korunumu” yasası fizik biliminin en temel ilkelerinden biridir. Görelilik kuramı, uzam ve zaman tanımlarını da değiştirmiş, uzam ile zamanın bağımsız kavramlar olmadıklarını, uzay ve zaman olarak tanımlanan bütünsel ve birleşik bir yapı, bir “manifold” oluşturduklarını ileri sürmüştür.

Kuantum kuramı ise, nesnellik, nedensellik, indirgeyicilik ve yerellik kavramlarının yeniden yorumlanmaları gerektiğini ve birer ilke olmaktan çok, birer varsayım olduklarını göstermiştir. Bu kuramların felsefi yorumları yapıldığında, klasik fizik varsayımlarından çok farklı görüşler ortaya çıkmakta, gerçeğin değişken ve döngüsel olduğu, her anın hem bağımlı hem bağımsız olduğu, zamanın gerçek olmayıp beynimizin ürünü olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla veya ayırımcı mantığıyla doğadaki nesneleri tanımlayan Aristo mantığının yetersiz olduğunu, doğayı anlamak için bütünsel bir bakışın ve farklı bir mantığın gerekli olduğunu kabullenmek durumundayız.

Kuantum ve Görelilik Kuramları’na göre, nesne bir enerji yoğunluğu olduğuna göre, bağımsız katı cisim tanımı da geçersiz olmaktadır. Nesneler yoğunlaşmış enerji dalgalarından oluşmuş olduklarından, çevrelerinden bağımsız ve yalıtık değildirler. Zira dalganın kesin sınırlarını tanımlamak mümkün olmadığından, klasik nesne tanımından vazgeçmek gerekir. Kuantum Kuramı, aydınlanma dönemine ait ilkelerin birer varsayım olduklarını göstermiş, yepyeni bir dünya görüşüne kapı açmıştır. Kuantum Kuramı’na göre gözleyen ve gözlenen birbirlerinden ayrı ve bağımsız olmayıp birbirlerini etkilerler ve dönüştürürler. Modern bilimin kanıtladığı bu gerçeklik anlayışı, felsefeye de yansımış durumdadır. Günümüzde gittikçe kuvvet kazanan ve taraftar toplayan holistik bakışa göre, doğada var olan nesneler birbirleriyle bütünsel bir iletişim ve ilişki içindedirler.

Holistik bakış sayesinde yeni felsefi yorumlar oluşmakta, dolayısıyla insanın toplumlara ve doğaya yaklaşımı ve bakış açısı da değişmektedir. Bu değişime “bilincin evrimi” de diyebiliriz. Kuantum Kuramının günümüzde bu derece revaçta olmasının nedeni, bilincimizin evirilmekte olması ve yeni bir dünya görüşüne, yeni bir paradigmaya yol açmasıdır. Bu yeni paradigmada bütünsel bir enerji alanının varlığı kabul edilmekte ve tüm canlı varlıkların ortak enerji alanı içinde birbirlerine muhtaç oldukları savunulmaktadır. Birbirleriyle yakın bir enerji bağı kurmuş olan nesnelerin iletişimine “dolanıklık” adı verilmiştir. Dolanıklık veya eşdeğer olarak sarmallık, zaman ve uzam hakkındaki varsayımlarımızı alt üst etmiştir.

Ciddi bir fizik yayını olan Physical Review Letters Dergisi’nin 8 Şubat 2018 sayısında “Tek Bir Kuantum Parçacığı ile İki Yönlü Haberleşme” başlıklı makalede birbirlerinden çok uzakta bulunan iki kişinin aynı parçacığı kullanarak, aynı anda birbirlerine dolanıklık sayesinde bilgi aktarabilecekleri ileri sürülmüştür. Bu iki kişinin aralarındaki mesafe önemli olmayıp, önemli olanın kullandıkları parçacıkların birbirleriyle dolanık durumda olmalarıdır. Bu durumu ayırımcı mantıkla anlamak zor olsa da, aynı parçacığın aynı anda iki yerde birden bulunabileceği görüşü şaşırtıcı bir gerçekliği ortaya çıkarıyor. Bu gerçeklik anlayışı, yerellik ilkesinin terk edilmesi gereken bir varsayımdan ibaret olduğu düşündürüyor. İnsanlar arasında da dolanıklık oluştuğunda, anında ve ışık hızından daha hızlı bir şekilde etkileşimin mümkün olabileceği görüşü, pek de o kadar ütopik olmasa gerek.

Modern bilimin deneysel olarak da kanıtlamış olduğu dolanıklık, yepyeni felsefi yorumlara yol açacaktır. İnsanın evrensel enerjiyi harekete geçirip yerel olmayan bir iletişim kurması “İstenç Yasası” sayesinde gerçekleşir. İstenç yasası yüzeysel “iste olsun” görüşünden çok farklıdır. İstek, akıl ve mantık gerektirirken istenç, zihin, duygu ve ruh birlikteliğinden kaynaklanır. “Duyular ötesi algılama” yeteneği her insanda vardır, ama istenç olmadıkça bu yetenek harekete geçmez. İnsan kendini beş duyu ile kısıtlamadığı ve duygularını bastırmadığı sürece, istenç yasasını harekete geçirerek birçok açıklanması zor olan işleri başarabilir. İstenç yasası sayesinde anında ve ışık hızından dahi hızlı bir şekilde haberleşmek mümkün olacaktır. Bu yetiyi binlerce yıldan beri bilge kişiler zaten kullanmaktadırlar. Ancak, ayrımcı veya mantığı ile düşünen insanlar için duyular ötesi algılama yetisinin bir zan, bir hayalden ibaret olduğu varsayılmaktadır. Günümüzde oldukça fazla taraftar toplayan alternatif tıp veya holistik sağlık yaklaşımına göre, bedenimiz bütünsel bir iletişim içinde olduğundan, hastalıkların tedavisine farklı bir bakışla ve metotla yaklaşmak gerekmektedir. Dünyanın birçok ülkesinde Alternatif ve Destekleyici Tıp Merkezleri kurulmuş olmasına rağmen, klasik tıp anlayışına bağlı kişiler bu merkezlere şüphe ile bakmaktadırlar.

20’nci yüzyılın ikinci yarısından sonra güçlenmiş olan postmodern felsefe bütünsel ilişkilere önem vermekte, klasik kavramların yeniden irdelenip yapı bozumuna uğramaları gerektiğini savunmaktadır. Yapı bozumu kavramını ileri sürmüş olan Fransız filozof Jacques Derrida Batı felsefesine hâkim olan klasik fizik yaklaşımının, düşüncemizi ve dilimizi ikili veya mantığına mahkûm etmiş olduğunu savunmuştur. Ona göre bu ayırımcı yaklaşım, dünya ve var olanlarla olan bütünsel ilişkimizi büyük çapta kısıtlamıştır. Derrida, kitaplarında ve makalelerinde bütünsel ilişkinin esas olduğunu ve var olanları sözlerle tanımlamanın yetersiz olduğunu savunmuştur. Doğayı ve insanları ayırımsız yorumlayan ve bütünsel bakan postmodern felsefe ile modern fizik bilimlerinin doğayı açıklayışı büyük çapta örtüşmüş, fizik ile felsefe arasındaki ortak bakış açısı gün ışığına çıkarmıştır.

Günümüzde sorunlar, ekonomik, teknolojik ve sosyal değişim dolayısıyla kılık değiştirmiştir; ama aslında özgün varlıklarını sürdürmektedirler. Birey, bireyleşme olgusunu gerçekleştirmezse, yani birey başarıları ve katkılarıyla değil aidiyeti dolayısıyla değer kazanıyorsa, modern toplumların en önemli özelliği olan “birlikte yaşamaktan sözetmek mümkün olamayacaktır. Aksi taktirde birey, toplumsal işbirliği ve işbölümünün gerekli koşulu olan ihtisaslaşmayı gerçekleştirmez. Aidiyet, beraberinde kaçınılmaz olarak ötekileştirme olgusunu getirecektir. Bu koşullara altında o toplumun organizasyon zekası da gelişemez. Moralite, etkilenmeye, yönlendirilmeye ve ele geçirilmeye çok açık bir yapıya sahiptir. Bireyler, moral değerler çerçevesinde kolayca yönlendirilebilirler. Kant’ın rasyonel ahlakı, bu sorunun bir çözümü olarak yorumlanabilir. Hegel, ethik değerleri moral değerlerle ilişkilendirmiş, deyim yerindeyse, aradaki kopukluğu ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Her iki düşünürün felsefi sistemleri, günümüz teknolojisini yönlendiren toplumların geçmişini ve ayrıca bugüne gelen yolu da biçimlemiştir.

Günümüz insanının, yani post-modern insanın temel sorunlarının başında ethik problemlerin gelmesi sebepsiz değildir. Teknolojik gelişim, sağlıktan iletişime, askeri alandan bilimsel çalışmalara kadar günlük yaşantımızı değiştirmiştir. Bu değişimi gerçekleştirmiş olan toplumların sorunlarının bizi ne kadar ilgilendirdiği tartışılabilir; fakat kendi toplumumuzun sorunları, kendi tarihimizle doğrudan iligili olsa da, onları diğer toplumlardan izole olarak ele almak sanırım mümkün değildir. Değişimin çıkış noktasına Newtoncu dünya görüşünü öncelikle koymak sebepsiz değildir. Bireyin bireyleşme süreci, bir akıl varlığı olarak yeniden tanımlanmasıyla ortaya çıkmıştır. Newton bize evrenin mekanik bir şekilde işlediğini, bu işleyişin yasalarla ifade edilebileceğini ve bu yasaların akılla kavranılabileceğini göstermiştir.Bunun için kendi telosunu kendisi belirlemek; metafizik varlığını kendisi kurgulamak zorundadır. Fakat sorun, bütün bunları Newton sistemini bir model olarak kullanarak yapamayacak olmasıdır. Çünkü kullanabileceği yöntem, “nasıl” sorusu çerçevesinde olabilir. Halbuki birey, kendi ontolojisini ancak “niçin” sorusu ve sorunun gerektirdiği yöntem aracılığıyla kurabilir. Böyle bir yöntem ise bireyin bir aidiyet çerçevesinde varlık kazanmasını gerektirmektedir.

Hukuki bir dayanak olmadığı taktirde ister istemez aidiyetin ortaya çıkması, bireyin bir yerlere ait olarak kendini güvende hissetmesi gündeme gelecektir. Birey kendi metafiziğini ve kendi ontolojisini hukuk aracılıyla kurduğu taktirde genelgeçer bir değer kazanabilir. Aksi halde birey, kendi ontolojisini, aidiyeti çerçevesinde tanımlanmak zorunda olacaktır. Özellikle küreselleşen dünyada bireyin kendi metafiziğini kurmasına şiddetle ihtiyacı vardır. Birey hiçbir zaman ve hiçbir toplumda dini, kültürel ve manevi değerlerini bir kenara bırakmamıştır; ancak bu değerler, güçlü bir moralite tanımı içerseler de ethik bir kurgu ortaya koyamazlar. Öte yandan bu tip değerler, bireysel ve toplumsal davranışlarımız üzerine yargıda bulunurlar. Bu durum ahlak ile değerlerin içice geçmesi anlamına gelir. Ne var ki ahlak, bireysel ve toplumsal buyruklar içeren kendi özerk alanına sahiptir. Dolaysıyla ne ahlak değerlerden türetilebilir ne değerlere indirgenebilir ne de değerler ahlaki yapıdan türetilebilirler. Bu durum ister istemez ahlak ile değerlerin bir noktada çatışması anlamına gelir.

Her birey toplum içerisinde kendi ontolojisini kurmak durumundadır ve bunun için öncelikle moral değerlerini temellendireceği bir kaynağa ihtiyaç duyar. Fakat moral değerler yani kişisel ahlak anlayışı, toplumsal ahlakı yani ethik değerleri biçimleme yeterliliğine sahip değildir. Çünkü birinin varlığı diğerinin varlığından bağımsızdır; daha doğrusu bağımsız olması gerekir. Bunun için yapılması gereken, ethik değerleri kendi özerk alanı içinde tanımlamaktır. Bireysel ahlak, ideolojiler tarafından kolayca ele geçirilebilir. Bunun sonucu, ethik alanın yozlaşması ve çöküşü olacaktır. Çünkü bireyler, kolayca kendi çıkarlarını toplumsal çıkarların üstünde tutabilirler. Bunun önlenebilmesinin yolu “nasıl” ve “niçin” sorularını birbirine karıştırmadan, birisini diğerinin yerine geçirmeye çalışmadan ahlakı kurgulamaktır.

Bireyden bireyleşmeye geçiş, eski metafiziğin yani Aristo metafiziğinin ortadan kalkmasıyla beliren yeni durum, doğu toplumlarına kendisini tam olarak yansıtamamıştır. İlginçtir, bu durum, zaman zaman Newtoncu bilimin “Hıristiyan bilimi” olarak nitelendirilmesine sebep olmaktadır. Tekilin ontolojisi ve özel olarak da bireyin ontolojisinin Aristoteles anlamında bir felsefe çerçevesinde savunulacak bir tarafı yoktur. Böyle bir savunmanın İslâmiyet’e maledilmesi, içinden çıkılması mümkün olmayan birçok sorunu da beraberinde getirmektedir. İşin ilginç yanı, “niçinler”i “nedenler” ile karıştırmamak, bireyin ontolojisinin ya da metafiziğin ortadan kaldırılması anlamına gelmemektedir. Önemli olan, bireyin çağdaş yaşamda kendi telosu ve amaçlarını Aristotelesçi yapı içerisinde değil, ancak hukuki bir temel üzerinden inşa edebilmesidir.