Frankfurt Okulu’nun öne sürdüğü “kültür endüstrisi” kavramı, geleneksel olanın modern toplum içerisinde yer alma biçimini ele alarak, eskinin yeni içerisindeki modifiye haline dikkat çeker. Kültür endüstrisinin dayanakları ise yoğun ekonomik ve teknolojik gelişmeler karşısında geleneksel toplumsallaşma kuramlarının zayıflaması, insanın emek ve etkinliği sonucu ortaya çıkan nesnelerin, insan kontrolünün dışında görünen bağımsız, özerk güçlere dönüşümüdür.

Popüler kültürün geleneksel unsurlarını kendi hızlı tüketilebilirliği içerisinde birer maddi unsur haline dönüştürmesi, modern topluma karşı en yaygın eleştirilerden biridir. Öyle ki, modernizme karşı hareket olarak doğan post-modernizm akımı ana fikir olarak özel olanın genel olanın içerisinde asıl anlamının özümsenmeden tüketilmesine karşı bir duruştur. Post-modernist felsefe, yerel ve biricik olanın değerinin korunamamasından endişe duyar ve mümkün olduğunca özü asıl olanı ön plana çıkararak asıl değeri kurtarmaya çalışır. Modernizmin sunduğu sınırsız kaynaklara olan sınırsız erişilebilirlik değeri yok ederek şeyleri ve bireyleri birer tüketim nesnesi haline dönüştürmektedir. Bu bağlamda bir sürü geleneksel unsur, birer meta haline dönüşerek birçok şey gibi kültürün de endüstrileşerek değerini yitirmesine veya ortadan kalkmasına yol açmaktadır.

Frankfurt Okulu’nun oluşumu da bu ana fikre dayanarak 1930’lu yılların Almanya’sında, bir grup sosyolog ve düşünür tarafından savunularak zaman içerisinde birçok takipçi kazanmıştır. Bu okulun temsilcileri olarak Thedor W.Adorno, Max Horkheimer, Herbert Marcuse, Leo Lowenthal, Eric Fromm gibi isimler dönemin siyasal baskılarından kaçarak ve sürgün edilerek, Amerika’da Frankfurt Okulu’nu oluşturmuşlardır. Adorno ve Horkheimer, kültür endüstrisi kavramını 20’nci yüzyılın başlarında Avrupa’da yükselmeye başlayan eğlence sektörünün bir sonucu olarak birlikte yazmışlardır. Eğlence sektörünün yükselişi, bireylere birtakım standart kalıplar sunarak belirli davranış modellerine yönlendirmektedir. Kendisi için “her şey düşünülerek” hazırlanmış paket programları seçen birey, dolayısıyla otomatikleşmiş bir davranış biçimi içine girerek “aslında yapacağı” şeylerden vazgeçmektedir. Bu vazgeçişin cazip noktaları ise çeşitlilik göstererek, kimine göre ekonomik veya zamandan tasarruf olarak değerlendirilirken; kimine göre ise yalnızca popüler olana ayak uydurma şeklinde de tezahür edebilmektedir. Bu bağlamda ele alınacak konu, geleneksel aile kurma biçimi olan evliliğin modern çağın popüler kültüründe nasıl yer aldığıyla örneklendirilecektir.

Yeme-içme alışkanlıklarından tatil programlarına kadar birçok şeyi standartlaştıran popüler kültür, aile kurmanın geleneksel yolu olan evlilik olgusunu da eğlence sektörünün bir uzantısıymışçasına modifiye etmektedir. Bireyler ortak duyguların veya faydanın sonucu olarak evlenirken, yani evlilik bir “sonuç” olmaktayken, günümüz toplumundaki konumunu “başlangıç” olmakla yer değiştirmektedir. Sanki asıl meselenin evlilik kararının ardından geldiğini gösteren birtakım ritüeller dizisi sıralanmaktadır. Kültürden kültüre değişen geleneksel ritüeller, günümüz toplumunun popülaritesine göre yeniden uyarlanmış ve her geçen gün ‘düğün modası’ adı altında yeni akımlar ortaya çıkarmaktadır. Bu tür ritüeller asıl amaç olan ve sonuç olan evliliğe yapılan vurguyu azaltmakta ve asıl olanın evlilik ritüelleri olduğuna doğru bir anlam kayması oluşturmaktadır.

Son birkaç yıl içinde yapmış olduğum yurt içi ve yurt dışı seyahatlerimde gözlemlediğim kadarıyla mevcut olan düğün fotoğrafçılığının zirve yaptığını düşünmekteyim. Düğün sezonu olarak tanımlanabilen yaz ayları boyunca İsveç’ten Fransa’ya, Amasya’dan Artvin’e kadar gördüğüm her turistik, doğal, kültürel alanda gelin-damat-fotoğrafçı üçgeniyle karşılaştığım için ve bu durumun sıklığını teyit etmek adına çoğu zaman fotoğraflar çektim. Yalnızca en turistik nokta olan katedralin önünde değil, gün içinde farklı tarihsel yapılar etrafında da birçok kez farklılaşan düğün üçgeni, yani “gelin, damat, fotoğrafçı” ile karşılaştım. Ve şöyle düşünelim ki; bu fotoğraf yalnızca o tarihte, o yerlerde ve yalnızca benim görebildiğim kadarını yansıtmaktadır. Yani hemen hemen her gün, herhangi ilgi çekici bir yerde, herhangi bir çift, bu akımın sürekliliğini sağlayan eylemleri devamlı yapmaktadır.

Bu süreklilik bir akıma dönüştüğünde, popüler kültürün alanı dışında kalmak istemeyen bireyler bir nevi “zorunlulukla” aynı eylemi yapmak gerektiğini düşünürler. En yakın arkadaşları birbirinden güzel düğün fotoğraflarını kendilerine gösterdiklerinde, sohbetin içinde veya dışında olmakla ilgili bir tercih yapmak durumunda kalabildikleri bir gerçektir. Zira popüler kültürün “demir kafesi” Foucault, bireyleri göründüğünden daha kolay, hızlı ve fark etmeden hapsettiğinden muhtemelen arkadaşlıklarını, aynı şeyleri paylaşabiliyor olmak pahasına devam ettirmek için yeni çiftin yaptığının aynısını, benzerini ya da daha iyisini yapabilirler. Öyle ki bu verilen “önceden belli” kararı çok iyi sezen veya bilen sermaye sahipleri, çoktan seçmeli özgürlükle hazırlanmış paket programları bireylere sunmakta gecikmemektedirler. Değişkenlere göre fiyatlandırılmış düğün paketleri, sosyo-ekonomik statüyü gösteren unsurlar haline gelmiştir.

Farklı sosyo-ekonomik statüye sahip bireyler aynı düğün paketinde buluşabiliyor ve farklı “geri ödeme yöntemleriyle” ayrılabiliyorlar. Örnek vermek gerekirse; hayal edin, o fotoğraftaki çift, büyük ihtimalle uzun zaman öncesinden yer, zaman, organizasyon ve tüm gerekli detaylar için rezervasyonu yaptırarak Uzak Doğu’dan Avrupa’nın göbeği olan Milano İtalya’ya gelmiştir. Aynı fotoğrafı bir de başrolde Milano’da yaşayan İtalyan bir çift ile tekrar hayal edelim. Aynı organizasyon için sarf edilen efor, ortaya çıkan görüntü her iki çift için de anlam açısından aynı olabilir mi?

Fotoğrafın arka planını oluşturan bu bakış açısının varsayımına göre organizasyonel olan birçok şey, İtalyan çift için çok daha kolay olurdu. İtalyan çiftin fotoğraf için gerekli dış mekân hakkında karar vermeden önce gidip görme şanslarının bulunmasından tutun da ekonomik giderlere, hatta hava durumunun etkisine kadar birçok konuda avantajları vardır. Kaldı ki yalnızca ulaşım giderlerini karşılaştırmak bile iki çift arasındaki farkı anlamak açısından yeterli olacaktır. Kültürel açıdan bakıldığında ise görünen manzara iki çift açısından oldukça farklıdır. Bir İtalyan çiftin, İtalya’nın en ünlü katedrallerinin birinin önünde düğün fotoğrafı çektiriyor olması kısmi olarak dikkat çekici olsa da çoğunlukla alışıldık bir görüntüdür. Ancak Asyalı bir çiftin aynı işlemi yapması kadar dikkat çekici değildir. Kalabalığa ait gözler, İtalyan çift için Asyalı çifte olduğu kadar uzun süre takılı kalmayacaktır.

Bu varsayımı ortaya çıkaran düşünce ise tecrübeyle sabit olarak, arkadaşımla yaşadığım diyaloğun sonucudur. Katedrali fotoğraf karesine sığdırmak için çekimlerimizi uzun mesafeden yaptıktan sonra yeniden ana kapıya yaklaştığımızda gördüğümüz bu manzara karşısında, aramızda ufak bir konuşma geçti. Ayrılacağımız sırada manzarayı yakından görmek istediğini söyleyen arkadaşım “düğün üçgenine” yaklaştı ve bir süre seyretti. Ardından düğün fotoğrafçılığının son yıllarda artan popülaritesinden, gelin ve damadın kendi görünümlerinden birbirleriyle olan fiziksel uyumlarından bahsetti ve sonrasında Asya kültürüne dair düşüncelerini paylaştı. Arkadaşım şimdiye dek tanıklık ettiği gelin-damat-fotoğrafçı üçgeninden bahsetmekteydi. Ancak dikkat ederek fark ettiğim şey, arkadaşımın yalnızca İtalyan ve Avrupalı olmayan, ”yabancı çiftleri’ anlatmakta olduğuydu. Kendi kültürüne mensup diğer çiftler alışıldık ve bilindik olmaktaydı. Bu nedenle nadir görülene olan ilgi ve merak o unsuru daha çarpıcı, popüler veya değerli kılabilmektedir. Temelinde kültürel farklılıkların etkisinin olduğu bu durum tıpkı arkadaşımın bakış açısı üzerinde görüldüğü gibi fotoğrafçının da bu fotoğrafı sosyolojik bularak neden fotoğrafladığının yanıtı olmaktadır.