Kafka’nın, ilk olarak, 1931 yılında yayımlanan ve Türkçeye “Yuva” olarak çevrilen öyküsünde, ne ya da kim olduğu belirsiz bırakılmış bir canlının yeraltında kendine ait bir alan yaratmak için verdiği çabaya tanık oluruz. Öykü boyunca süren ve canlının çetrefilli bir bunalım halinde olduğu hissini veren monolog, şu ikilemi gözler önüne sürer: yuvanın içi ve yuvanın dışı. Kurgulandığı biçimiyle hikâyede yoruma açık olmayan tek gerçeklik, içerisi ve dışarısı arasında bir sınır olduğu, ancak bu sınırın garanti altına alınamadığıdır. Diğer bir deyişle, bahsi geçen sınır, ötesi ve berisi itibariyle, hiçbir zaman tam anlamlıyla bir ayrım vaat etmemektedir.

Metaforlar ustası olarak addedilen Kafka’nın dert edindiği sınır kavramının, birbirine karşıtlık üzerinden ele alınan birçok olguya uyarlanabileceğini düşünmek zor değil. Modern psikolojinin sunduğu perspektiften, aralarındaki ayrımın mühim önem arz ettiği iki olgu birey ve toplumdur. Aynı perspektif, bireyin yetkinliğini belirlerken onun özerkliğini baz alır. “Bireysel özerklik” ise genel olarak, kişinin içinde bulunduğu durumu tahlil edebilme ve bu tahlil doğrultusunda hareket ederken kendi başına karar verebilme kapasitesi, şeklinde tanımlanabilir.

Özerkliği birey olmanın vazgeçilmez koşulu sayan bakış açısının aksine, Kafka’nın sınırın katılığı iddiasına karşı sergilediği serzenişi haklı çıkaran bağlamlar vardır. Örneğin, kolektif kodlarla örülmüş kültürel yaşantı tarzını benimseyen toplumlarda, bireyin, kendi arzuları ya da akıl yürütmesi yerine ondan beklenenleri temel alarak hareket ettiğini görürüz. Hatta kendi arzularının ya da muhakemesinin, başkalarının beklentisi doğrultusunda şekillendiği ve kemikleştiği gerçeğiyle karşılaşırız. Aslında, ana akım literatürdeki kolektif ve bireyci kültürler arasında yapılan ayrım da tam olarak, “kendi” ve “başkası” arasındaki kaynaşmanın varlığı ya da yokluğu varsayımı etrafında kurulmuştur. Kimileri, toplumsal hayatı ilgilendiren asıl sorunsalın, tespit edilen ayrımların esas olup olmamasından ziyade, onların olası varlığı üzerinden sürdürülen üstünlük savaşından kaynaklandığını savunur. Böyle bir savunuyu dikkate aldığımızda üstünlük savaşının motivasyonlarını anlamamız gerekir.

Dehşet Yönetimi Kuramı’na göre, insan, belli değerlere sahip bir gruba ait olmak ister ve bu grubun dışında kalanları belli derecelerde aciz görebilir; çünkü ölmekten korkar. Yani, birey, kendisi ve kendisi dışında kalanları hiyerarşik bir şekilde ayırırken, başlıca motivasyonu bilgisine sahip olduğu ölümden kaçmaktır. Bu bilgi, içten içe öylesine büyük bir kaygı ve korku yaratır ki, insanı aciz gördüğü kimseleri, şeyleri yok etmeye kadar götürebilir. Çünkü, onun için, kendisinin sahiplendiği değerleri umursamayan, önemsemeyen, ya da bu değerlerin farkında bile olmayan diğerlerinin yok olması demek, kendi değerlerinin, dolayısıyla da sembolik anlamda kendisinin galip olması demektir. Ve ortaya şöyle bir döngü çıkar: insan ölümden ne denli korkarsa, yöneldiği değerlere o denli sarılır ve sarıldığı değerler ile çizdiği alanın dışında kalan şeylere o denli saldırır. Yani, Dehşet Yönetimi Kuramı’nın çizdiği senaryoda galibiyetin diğer adı saldırmaktır.

Neyse ki, sosyal gerçekliğin dinamikleri böylesi lineer bir seyirde işlemez. Başka başka etmenler, kuramın tarif ettiği ürkütücü döngünün seyrini belirlemek üzere devreye girer. Örneğin, kişi sahiplendiği alanın tehdit edildiğini hissediyorsa, alana zarar verme potansiyeli taşıdığını öngördüğü unsurlara karşı daha saldırgan hale gelir. O zaman, ulusalcılık düzleminde, milliyetçi bir ideolojiyi benimsemiş kişilerin, güvenilir buldukları otoriter figürlerin “vatanımıza, bayrağımıza ihanet ediyorlar” demesi durumunda, ihaneti gerçekleştirdiğine inandıkları kişilere saldıracağını tahmin edebiliriz. Veya dini düzlemde, dindar kişilerin yine güvendikleri kaynaklarca “ezana, camiye tahammül edemiyorlar” iddiasına maruz kalmaları durumunda, ihanet ettiğini düşündükleri kişileri cezalandırmak istemelerini bekleyebiliriz.

Tam tersi durumları da hayal etmek mümkün. Belli toplumsal değerlere sahip bir grup dışarıdan gelecek bir zarar algılıyorsa, ancak güven duyduğu kaynaklarca bu tehdidin gerçekçi olmadığı vaat ediliyorsa, grubun dışarıya karşı duyduğu tedirginlik ve saldırganlık azalır. O zaman şu soru çıkıyor karşımıza: Yok olmaktan korkup yok edilme tehdidinin çığırtkanlığını yapanlar, yok etmeye çağıranlar gerçekten galip gelir mi yoksa geleceğin garantisi adına içine gömüldükleri vaziyet bir yanılsamadan mı ibarettir? Bu sorunun cevabını bize zaman gösterecek.