Kadın oturduğu kahverengi deri koltuğa kondurulmuş bir heykel gibi, hiç kımıldamadan duruyordu. Koltuğun tam karşısında yere kadar uzanan camlı kapıya dikmişti gözlerini. Kadının yüzü mimiksiz, bedeni kımıltısız! Camdan yapraklara bakıyordu. Koyu sarı, açık sarı, sarı, kirli pembe, açık kahve, koyu kahve, kahverengi, açık yeşil, kirli yeşil; birbirinin üstüne düşmüş, birbirine dolanmış, birbirine sarılmış, iç içe geçmiş, yerleri kaplayan yapraklar. Hani gelecek güzel günler bizi bekliyordu?

Gelecek; sahi gelecek hep gelir mi? Ya da gelen gerçekten gelecek midir? Gel, gel gel gel… Gel annesi gel gel gel… Gel gel gel… Minik bebekleri oyalamak için böyle bir şeyler söylerlerdi. Gel gel gel gel… Gelecek gelince, gelecekte… Geleceğim, geleceğin için, geleceğimiz için… Gelecekteki günler, gelecekteki sıkıntılı günler için, gelecekte mutlu olabilmek için… Gelecekte hasta falan olursak, gelecekteki güzel günler, geleceğimizin garantisi için gelecek…

Uzun zamandan beri ne günleri takip ediyordu, ne ayları, ne de mevsimleri… Gerçi o takip etmese de doğa sürekli ona bilgi veriyordu. Gece oldu, gündüz oldu, bak ağaçlar yeşerdi, bak yapraklar döküldü, güneşli pırıl pırıl günler, soğuk kısa gündüzler birbirini izliyordu… O ilgilenmese bile doğa ona, her şeyin her an değiştiğini söylüyordu.

Kimileri bu değişime zaman diyordu ancak kadın zamansızlıkta yaşıyordu. Onca acı, onca hayal kırıklığı, onca yalan, onca riya, onca yaşanmışlık ve onca yaşanmamışlığın sonunda, kadın kendini zamansızlığın kucağına bırakmayı öğrenmişti. Onun için artık zaman yoktu. Karanlığı takip eden aydınlık, soğuk havanın ardından gelen sıcak günler, dökülen yapraklardan sonra yine yeşeren ağaçlar vardı.

Kadın zamansızlıkta yaşamaya başladığından beri sözcükleri de bırakmıştı. Zamana takılı kalan sözcükler, canını acıtan sözcükler, anlamlarını bulmak için yıllarını harcadığı sözcükler, yoran, yıpratan sözcükler. O sessizliğin içindeki huzura dokunmuştu en sonunda. Sessizliğin o derin yalnızlığında mutlu olmasa bile dingindi. Yerdeki yaprakların solmuş renklerine inat, ağaçlardaki yapraklar hala yemyeşildi. Bütün ağaçlar yapraklarını dökmüyordu. Bütün ağaçlar soyunmuyordu; bütün ağaçlar. Bütünlemeler, genellemeler…

O günü çok iyi hatırlıyordu. Karlı ve soğuk bir gündü. Ağlamaktan gözleri, acısından kalbi şişmişti. O yıllarını sevdiği adamla gelecekteki güzel günleri organize etmek için harcarken, ne sevdiği adam kalmıştı, ne yıllarca çalışıp biriktirdikleri, ne evi, ne işi… Bir anda her şeyi uçup gidivermişti. Ne insanlara güveni kalmıştı, ne sevgiye inancı… Öylece karların ortasında kalakalmıştı. İçine işleyen rüzgârı bile hissetmiyordu. Yüzüne çarpan karları, sırılsıklam olmuş saçını… Bütün hisleri ayakları ile birlikte donmuştu.

Kaç saat yürüdüğünü, kaç saat ağladığını bile bilmiyordu. Tek bildiği aklını kaybetmekten çok korktuğuydu. Aklı da giderse… Aklı da giderse… Aklı da giderse… Sonrası bulanık… Tek hatırladığı yanına hiçbir şey almadan, kimseye haber vermeden aldığı tren bileti ve saatlerce süren tren yolculuğuydu. Hayatının yolculuğu… Sadece ağladığını hatırlıyordu. Saatlerce hiç konuşmadan ağladığı o yolculuk… Ağladıkça içinin boşaldığı, ağladıkça aklını kaybetmekten korkmamaya başladığı, ağladıkça arındığı ve ağladıkça gelecekten koptuğu o tren yolculuğu…

İşte o zaman, hep beklediği mutluluğun onun dışındaki zamana ve gelmeyen geleceğe ait olduğunu anlamıştı. O günlerden sonra mutluluk artık kadının hiç umurunda olmamıştı. Kadın kendi içindeki neşeyi ve bütünlüğü bulduğundan beri, mutluluk beklentisini de tıpkı gelmeyen geleceği beklemeyi bıraktığı gibi bırakmıştı…