Gelecek tahayyülünün gücünü yitirmesi, geçmişin altın çağ olarak telakki edilmesinin günümüzde geçer akçeliğini korumasından kaynaklanıyor bir bakıma. Geleceği geçmişin enstrümanlarıyla ele alamayacağımız gerçeğini bir yana koyalım, bir kurtarıcı ya da mesih bekleyen insanoğlunun değişimin imkansızlığını alttan alta vurgularcasına her iyi şeyin mazide kaldığı vehmine kapılması düşündürücü. Geleceksizlik, plan programsızlığı doğurduğu gibi, hayallerin mazide kaldığına dair çarpık bir fikrin altını çiziyor durmadan. Değişim ihtimalinin/umudunun azalması kaçınılmaz oluyor böylece. Düşünce atıl hale gelince insanoğlunun da yavaşladığını görüyoruz. Günlük rutinimizi zapturapt altına alan hız çağının paradoksal bir şekilde insanı ataletin sırça köşküne hapsetmesi yaşadığımız yüz yılın en sarsıcı bunalımının bol ışıklı ama bir o kadar uzun koridorundan tek başına geçmemize yol açıyor. Geleceği kurgulayabilen toplumlar ayakta kalırken, yarınını yabancı sermayelerin insafına bağlayan toplumlar gününü bile kurtaramıyor.

Türkiye’nin hareket alanını daraltan iç ve dış sarmallar, kuşatıcılığı sorgulama yetisinden yoksun bireyi geleceğini düşünmekten alıkoyan ve sürekli geçmişin şatafatlı şatosuna hapsolmaya zorlayan bir alt metni içeriyor. Özellikle, gençlerin bu kısır döngüyü kırıp eğitimden iş sahasına, sanattan siyasete etkin bir gelecek için, mevcut zihniyeti kendisine sunulduğu gibi kabul etmemeyi öğrenmesi şart. Birey olmak geleceğini planlayabilmekten geçiyor biraz da. Özgür olmak da öyle. Geleceğe dair fikir üretilememesi kişinin zihnindeki prangalardan kurtulamaması anlamına gelir. Böylece günü birlik yaşayan, kendinden başkasını düşünmeyen, toplumla düşünsel ve duygusal bağını kesmiş, hazıra konmaya alışkın bir nesil ortaya çıkar ki, ne ülkenin geleceği böyle bir nesle emanet edilebilir, ne de böyle bir nesil ülkenin geleceğinin garantisi olabilir. Maalesef sosyal medya kullanımının şirazeden çıkması, düşünebilme ve sorgulayabilme yetisi kazanamamış fertlerin çoğalmasına neden oldu. Öyle ki, herkes kendinden çok memnun. Başarı, güzellik, haz odaklı bir nesil üstüne üstlük geleceği inşa edebilme ortaklığından mahrum bırakılınca, hatta gençlere böyle bir düzenleme bilinci bile aşılanmayınca birey ve toplum ilişkisizliği üzerinde durmak elzem hale geliyor.

Geçmiş, bugünün temsil ilişkilerini belirlemede niçin bu kadar güçlü bir etkiye sahip? Modernleşmenin gelecekle birlikte yürüdüğünü unuttuğumuz için olmasın! İster ekonomi ister eğitim ister sağlık ister sanat, herhangi bir alanda geleceği tasavvur etmeden ilerleme sağlanamaz. Beklentiler hedefe dönüşmedikçe, hedefler için plan ve takvim yapılmadıkça bir adım öteye gidilmesi mümkün değil. Nostalji severlik yalnızlık duygusundan kaynaklandığı oranda yalnızlık hissini de besliyor aslında. Geçmiş ve geleceği birbirine karşıt gibi ele almak ya da bir paradoksmuş gibi düşünmek belki de bizi yanlışa götürüyor. Bazıları geçmişi bir altın çağ olarak görürken geleceğin teknolojik gelişmelerle birlikte insanı kaosa sürükleyeceği ve dünyanın sonunu getireceğini düşünürken bazıları ise geçmişi bağnaz bir karanlık, geleceği ise düşler ülkesi olarak görüyor. Svetlana Boym nostaljiyi tarihsel bir olgu olarak ele almış, bireysel hafıza ile kolektif hafıza arasındaki ilişkiye değinmişti. Geçmiş bir inceleme alanı olabilirken gelecek üzerine tüm söylemlerin havada kalmasının sebebi henüz gerçekleşmemiş olması, dolayısıyla bilimsel bir inceleme alanına dönüşemeyip soyutluğunu her daim sürdürmesidir bana kalırsa. Bu nedenle mevcut üzerinden akla ya da sezgiye dayalı bir öngörüyle yetinmek zorunda kalıyor ve bilimsel açıdan gerekçelendirmeye çalışıyoruz elimizden geldiğince.

Bizi var eden algılarımız başka bir şey değil kısaca. Dünyayı nasıl algılıyorsak öyle var ediyoruz. Bilinçaltımızı yerleşik fikirlerden, basmakalıp yargılardan arındırmadığımız müddetçe ne sahih bir geçmiş çözümlemesi mümkün olabilir ne de rasyonel bir gelecek planlaması. Zincirlerinden kurtulması gereken tek şey zihnimiz aslında.  Çünkü disipliner iktidar davranış alanı kısıtlı, istediği gibi hareket edemeyen “uysal bedenler”e dönüştürdü insanı. Bu durumda aşkın ve cinselliğin tabiiliğinden söz edebilir miyiz? Foucault’nın “biyo-politik kontrol” olarak adlandırdığı bu durum aslında modern söylemin bedeni pasifize etmesidir. Sosyal medya müptelalığı bedenin pasifize edilmesiyle başladı. Bir yerden bir yere fiziki mesafe kat eden insan bile sürekli denetimin yol açtığı düşünsel durağanlık nedeniyle aslında ilerlemiş olmuyor. Bir özdisiplin yoksunluğu olan müptelalık aslında şeylerle fetiş derecesinde ilişki kuran insanın kişisel algısında zamanın donmasına neden oluyor. Sanal çağ zamanı donduruyor kısaca. Şuur yitimi bunun en büyük göstergesi.
Gelecek fikri o kadar çok ki geleceğin kendisi bir türlü gelmiyor. Gelecek, hızla geçmişe dönüşüyor. Gelecek, temelsiz bir beklenti, amaçsız bir ivme ya da saplantılı bir önyargıdan ibaret kalıyor. Soyut yaklaşımların kıskacında kendi gerçekliğinden mahrum oluyor. Gerçeklik yitiminin temelinde düşünsel pratiklere yatırım yapmaktansa maddi koşullarını iyileştirmeyi ideal yaşam olarak görmenin de payı var elbet.

İdeolojilerin birer meta anlatı olarak zirveye çıktığı ve ardından binlerce insanı sürüklediği dönemde ütopyacı anlayış belki uzak gibi görülen, gerçekleşmesi imkansız sanılan bir gelecek tahayyülü sunuyordu. Kollektif amaç altında birleşen insanlar, hiç değilse, geleceğe umutla bakabilme şansına sahiptiler. Bütünlüklü ve sistematik bir disipliner yaklaşımla geleceği ortaklaşa inşa etmenin hal çareleri üzerine fikir yürütüyorlar ve gerektiğinde zülfüyare dokunmaktan çekinmiyorlardı. Günlük yaşamın erk mekanizmaları ya da Althusser’dan mülhem söyleyecek olursak devletin ideolojik aygıtlarıyla tanzim edilmesiyle birlikte bedenin pasifize edilmesi insanı uzun vadeli bekleyişlerin beyhudeliğine inandırdı, arzuları uzun soluklu hayallere dönüştürmek yerine ânlık tatminlerle gidermeyi yeğ tuttu. Tekrarın tekrarının makbul karşılanması ve aynı gökyüzü altında yeni bir söz söylemenin imkânsızlaşması neticesinde geleceğe dair ortak bir tahayyülden bahsedemez hale geldik. İnsansız kutuplaşma diyorum buna. Birden çok hizip varlığını sürdürüyor toplumda, hiçbiri otonom değil, her birinin benzer refleksleri var fakat birey, buna rağmen, içinde yer aldığı cenaha kendini ait hissetmiyor.

Hal böyle olunca, günlük ilişkilerden mesleki hedeflere sanatsal çalışmalardan siyasi gelişmelere kadar her şey bireycilik odağa alıyor. Bugünü kurtarma peşine düşmüş insanlardan oluşan bir toplumun yerinde sayması hiç şaşırtıcı değil. Peki, yeni dünya düzeni geleceği planlama yetkimizi neden elimizden alıyor? Demokrasi son yıllarda tuhaf bir şekilde deformasyona uğrayarak varoluşsal görünümünü ve amacını yitirdiğinden beri aslında gücün tek elde toplanmasına dayalı bir girdabın içine çekiliyoruz. Bu, sadece yerel koşullarda yüz yüze kaldığımız bir hakikat değil, aynı zamanda dünya genelinde de rüzgar ters yönde esiyor. İnsanlar arası mesafeyi sözümona kısaltan teknolojinin etkisiyle bu rüzgarın hızının arttığı da bir gerçek. Metroda, sokakta, kafelerde dip dibeyiz, ama birbirimizden fersah fersah uzaktayız aslında. Sahih bir iletişim kurulamıyor, insanlar hasbıhal etmekten muhabbet seviyesine yükselemiyor, yüzeysel ifade biçimleri duygusal ve düşünsel sığlaşmaya neden oluyor.

Teknolojik yakınlık insani yakınlığa köstek oldu. Teknolojik yakınlık iletişimsel uzaklık yarattı. Teknolojik yakınlık bizi uzay çağına değil, ufuksuzluk çağına taşıdı, ufuksuzluk yani geleceksizlik. Milenyuma girmeden bir an önce gelmesini heyecanla beklediğimiz gelecek hayali tuzla buz oldu. İçinde olduğunu sandığımız gelecek, geleceğin ta kendisi değil, simulakrası bile değil. İçinde mi dışında mı olduğunu bilmediğimiz bir zihinde ne yöne gideceğini bilmeyen androidler gibi dolaşıyoruz. İnsanoğlu varlığını sürdürmek için bilincini kurban etti. Kendini biricik kılma ihtimalini yok etti böylece. Kendini değil, suretini aramaya başladı. Sanal benliklerle bilinçsel eksiğini tamamlamaya çalışıyor. Bilinçsizlik, geleceksizliği doğuruyor.

Aynasız toplumlar geleceğini yitiriyor. Aynasızlık geleceksizlik demek bir bakıma. Kendiyle yüzleşemeyen halkların geleceğini inşa etmesi imkansız. Geleceğin bilinemezliği ürpertici olmaktan ziyade, tuhaf bir ön kabulle birlikte akışa kendini bırakan bir toplum haline getirdi bizi. Sanatın yozlaşması yaratıcı ve ayağı yere sağlam basan bir gelecek hayalini rafa kaldırmamıza neden oldu zaman içinde. Demokrasinin kazanımlarının birer birer elden uçmasıyla çarpık bir zihniyetin doğması kaçınılmazdı zaten. O halde hangi gelecekten söz edebiliriz? Nasıl bir gelecek bekliyor bizi? Gidişat üzerine söz söyleme imkanı/yetkisi elinden alınan bireylerin ortak bir gelecek fikrinde buluşması nasıl beklenebilir? Nostaljinin kutsanması, sorgulayıcı belleğin işlevini yitirmesi, temsili ilişkilerin görünürlük sevdasına yenik düşmesi, taklidin kötü bir taklidinden ibaret olan günümüz sanat ortamının yaratıcılığı teşvik etmek şöyle dursun hazır üretim ve tüketimi besleyen sloganlarla alkış toplaması karşısında iyimser bir gelecek beklentisi mümkün değil ne yazık ki.

Aynı güneşin altında yeni bir söz söyleyebildiğimizde gelecek hakkında sarih bir ifadede bulunmuş olabiliriz ancak. Fakat ne yazık ki aynı güneşin altında bile değiliz. Çoğunluk kendi dünyasında ve sadece kendi tarafını tutuyor. Bizi ne geçmiş ne gelecek yan yana getirebiliyor artık. Türkiye’de son kırk yılda intihar oranlarının yüzde 50 artmasının garipsenecek bir yanı yok bu durumda. Gelecek giderek insansızlaşıyor ne yazık ki.
Halbuki insan hayattan umudu kesse de kendinden umudu kesmemeli. Dünya umudun ve iyimserliğin yüzü suyu hürmetine dönmeye devam ediyor.