Gezi, otoriter kültürden nemalanmış bir toplumsal kodlamalar sisteminde, bu kodlarda yapılan köklü ve yaratıcı bir değişimin adıydı. Toplumun yaygın olarak ilk kez, kendiliğinden, kendi olma isteğinin yan yana getirdiği binbir renk, fikir, eylem çeşitliliği ve özde kendisi olma isteğinin açık, etkili ve kalıcı dışavurumu idi. Hatta, dışavurumcu sanatçılar gibi, bir biçimde dünyanın dışsal halini yeni bir ruh halinde yeniden kurma, var etme denemesi de sayılabilir. Yarattığı yaygın ve saygın etki, onu belleklerde ve toplumun kendi rotasını bulmada ana bir manivela işlevi gören paha biçilmez bir deney olarak saklı tutuyor.

Muhafaza etme kaygısı güden kimi siyasal hoyratlık sahiplerinin, ille de muhalif olanlara dünyayı dar etme hevesi, asgari bir siyasal olgunluk, farklılıkları kabullenme isteği ile tezatlar taşıdığı gibi, muhalifliği, yontulmamış, ilkel bir kadim dönemler anlayışının esaretiyle ele alma, o dönemlerin yıkıcı dilinden kurtulmamayı da işaretler. Muhalif olanı düşmanlık söylemiyle taltif etmek, bu söylemi dillerine pelesenk edenleri küçük düşürür, açık düşürür sadece. Oysa peşreve açık olmayı bilmek, olgun ve cesur bir karşılaşmaya hazır olmak lazım gelir. Oysa muhafazakâr, dini çevrelerin her şeyi kendileriyle kaim ve sınırlı sayma ve sanma, onun dışındaki her talebi, kesimi düşmanlaştırma, yok sayma anlayışı kabul görmez, görmedi, görmeyecek de. Çünkü insan düşmanlaştırılamaz.
Her bireyin kendi iç dünyası kurgusundaki farklılık ve bunun kendisine en yakın sayılabilecek diğer birisinin zihin hizasına bile dizilmeyeceği aşikarken, milyonlara ille de benim gibi ol demek, bir zihinsel hastalığa, demokrasi ile ilgili asgari kabulleri ıskalamaya ad olur ancak.

Emile Durkheim, “İnsan çift yönlüdür. Onda iki varlık mevcuttur: Organizmada temelleri olan bireysel varlık, düşünsel ve ahlaki düzen içinde en yüksek gerçekliği temsil eden toplumsal varlık,” demez mi? Bu bir denge halidir de. Bireyleri ve toplumuyla herkesi kuşatıcı, herkese özgürlük sunmak mümkün. Bunu Geziciler gösterdiler. “Sev beni” diyen o garibler garibi ağaçların fısıltısını dahi duyup, imdadına koştular, ki onlar mazlumlardan yanadırlar ve mazlumlar, mağlup da olsa, daima insanlık katında galiplerdir onlara göre. Gezi geçip gitmiş gibi dursa da, “gitti akıllardan” sayılamaz, sayılmamalı da. Çünkü nice civan cansız bedenleriyle can ve insanlık oldular, doğruluk, toplumsal eşik ve eşitlik oldular.
Oysa dünya geniş, ille bir kesimin, bir bakışın tahakküm haritasına göre şekillenmeyecek kadar farklı iklimleri, solukları, kültürleri barındırıyor. Bu bunu görmek istemeyenlere, tarihin sürekli ve hatta devrevi bir biçimde, bir ironi olarak gösterip durduğu bir hakikat de aynı zamanda. Kıyıcı olmak, kısa vadede muzafferane bir eda ile afra tafra atmaya imkan sağlasa da, eninde sonunda, kendisini tüketen, kendi utancını kendi aynasında görmeye mecbur bırakan bir sağlama tablosudur da…

Niçin, farklı olan kötü olsun? Ve niçin farklı olan, hayal ve hayat hakkına sahip olmasın? Bunun mantıki bir izahı var mı? İktidarı varlık nedenleriyle eşitleyenlerin kendi kültür havzalarına dahi saygıları yoktur. Çünkü rekabet halinde süreklilik kazanma haklarını savunma güçlerini sahaya sürecek bir takati yoktur. Takati olmayanlar iktidara sığınarak meşru olmayan, kof güç gösterileriyle toplumu suskuya ve itaate zorlamaktadırlar.
İşte bu tür korkular, panikler, güvensizlikler ve güç ile ebedmüddet var olacağını sanma hezeyanıdır, bu körlük ve boğuculukta ısrar etmek… Türkiye, boğucu ve korkutucu bir kültürel kilitlenme içindedir. Her sesi tehdit görüp, tehditkar bir eda ile parmak sallayıp muhaliflere hapishane koğuşu emrivakisinde bulunanlar bu topluma iyilik, gönenç ve huzur getiremezler. Huzur İslamdadır dediler, huzursuzluğun sembolü oldular, İslâmcılıklarıyla zulme ve haksızlığa çanak tuttular, huzurun hakkaniyetli bir isyanda oluşuna sebebiyet verdiler. Yüzyıllarca önce Demokrit, bilgeliği, ruhun kötülüğünü tedavi olarak açıklamıştı. Aslında Geziciler, kötülük kollayan ve habire kötülük çiçeklerini koklayanların ruhunu tedaviye çağıran uyarıcı bilgelerdir de.

Toplumsal kültürler, çoğullukla, iç içe, yan yana etkileşim içinde ola ola, kıvam, akışkanlık ve sahici bir tutkunun gereci olma yeteceğine kavuşabilir. Türkiye’yi kendi dar ve ürkütücü zihinsel heyyulalarının arka bahçesi saymak ve sanmak, bu çerçevede hesaplar yapmak, bu hesabı yapanların hesabını, Bağdat’tan değil ama Gezi’den döndürmüştür. Gezi öyle bir parlama ve patlama halidir ki, barışçıl, her koşulda iyi niyetli, her fikirden insanın ortak haykırmasınlar özeti oldu.

Buradan toplum için olumlu ve ivme kazandırıcı, ilham verici nice fırsatın önümüze serildiği açıktır. Bu fırsatları görmek istemeyenlerin tek biçimli, üniform düşünce ve deli gömleklerini herkesin sırtına geçirebileceği sanısı hala devam etmektedir. Ama boşa kürek çekiyorlar, emrivaki, vaki olmayacaktır artık. Çünkü Gezicilerin insansızlığa, insanca itirazları hep sürecektir.

Toplum, kendi düşünüş ve kimyasını kendince karmanın tadına varmışsa bir kere, onu sıfırlayacak her türden girişime karşı kendi özbenliğini korumayı bilecektir.
Gezi, ezber bozan, ezber yıkan, tüm ülke sathında kuvvetli yankı bulan dünya direniş literatürüne mal olmuş, silinmez bir mürekkeple yazılmış insanlığımızın soylu halidir. O soylu hal, başkasını açık düşürmek, küçültmek, yok etmek için değil, herkesi, var olmaya davet eden, demokratik ve salkımsaçak bir kendini bilmedir. Kendini bilirken, herkesi bilme arzusudur da.

Bireye ve topluma “şöyle ol” diye dayatılan her türden kara, iç kurutucu ve iç karartıcı söyleme karşı, Gezi, “kendi olma” ve bu olmayı, kendi istekleri doğrultusunda sağlamaya yönelik anlamlı ve her türden deformasyona karşı dayanaklı, itimat telkin eden bir hayat arayışıdır. Gezi, insanların kendi hayatlarını kurma ve kendi hayatlarına yönelik karar verme amaçlarının idealize edildiği bir kendiliğinden nefes alma ve kültür manifestosudur. Orada yazılı olmayan ama toplumsal geleceğimizde şimdiden yer almaya başlayan ve gelecekte daha yaygın biçimde yer alacak olan sağlıklı hayat yolunun pratiği vardır. Bu yolda umudu sevinçle, sevinci özgürlükle, özgürlüğü farklılıklarla eşleme kabiliyeti vardır. Bu yol, Türkiye’nin soluklanacağı kabalıktan ve kötülüklerden arınacağı yegane yoldur da. Burada ne sahte ve dayatmacı bir disiplin ne gösterişli kurallar ne de bir başkasına yönelik bir tutum söz konusu olmuştur.

Nietzche’den alıp söylersek, “insanca, pek insanca” bir şekilde, kendi hayatına rol biçenlere, o role reddiye biçtiğini ve kendi rolünü kendi tarzında oynama istediğini söyleme isteği vardır Gezi’de. Ki bu istek, dünyanın ve milyarların isteğidir. Bu istek bu topraklarda boy verip fışkırdığı ve biz de bunun parçası olduğumuz için tarihen şanslıyız da. Çünkü Gezi bir şanstır, ebedi bir şans hem de…

Gezi ile toplum gençleşmiş, gençlikle atılım, ruhunu bulma, sahiplenme, onu hiçbir korkuya rehin vermeme hakkını elde etmiştir. Bir kez, elde edilen, bir daha kolay kolay kaybedilmez. Çünkü, onun değer skalasında yarattığı anlam doluluğu ve bu anlamdaki engin deneyim, kaybedileceklerin ardında, düşülecek hallerin uzun bir dip notunu da göstermiştir bizlere. Onun için, Gezi, geri çekilmiş, kendi içinde dinamik bir akıl ve kalp muharebesi yapaduran, sürekliliği içinde yaşadığımız koşulların sağladığı geniş bir konsensüs ve meşruiyet alandır. Hiçbir yıkıcı güç, bu yapıcı ve çekici dimağ zevkini ve görünme lezzetini yokluğa gömemez. Çünkü, yokluğun, o “fena” ile özdeş kimliği, yok etme düşü görenleri tarihin defterlerinde silinmeye zorlar sadece… Gezi için ağaç kıyımından türemiş ve onda sembolize edilen bir yaklaşım diye de bahsedilir. Biz bundan kıvanç duyarız. İnsanı çevresi ile bir ve bütün gören, ağacı kolayca yok sayanın, insanı da yok sayacağı felsefesinden hareket eden bir iddiadır Gezinin toplum ve birey sevdalıları.

Ünlü ressam Degas, muhtemelen Emile Zola’dan duyduğu, onun da muhtemelen Bacon’dan aldığı “Doğaya eklenmiş insan” sözünü severmiş. Elbette bu söz bizim de sözümüzdür, bizler doğanın içinde, ona eklenti olan, bu eklentiyi onunla uyumlu kılmaya çalışan sorumluluk ve hakkaniyet sahibi insanlarız. Çünkü bizler Gezi’ciyiz, Gezi yürekliyiz. Bu yüzden karıncayı incitmeyen, solmakta olan bir ağacı dahi kurtarmaya kalkan, ve onun için gözleri yaşaran, her mazlumun yanı başında biten; karıncayı ve ağacı ve insanı incitmeye kalkışanlara eyvallahı olmayan, insanı insanda ve mazlumda gören, büyüten ve bunlara derin saygı duyanlarız.

Fikri ve toplumu kendileriyle sınırlı ve eş görenlerin Gezi’yi şeytanlaştırıcı girişimleri beyhudedir. Çünkü şeytan, ağaçlar için göz yaşı dökmez, bir çocuğun yok edilişe sürüklenişine, bir fikrin boğulmasına, hayat renklerinin soldurulmasına aldırış etmez.
Aldırış etmeyenlerin şeytanlıkları dahi, şeytanı ürküttür ki, kendisini aşmış olmasının kıskançlığı ve ürküntüsüdür bu. Ve şeytana şeytanlık taslamak pek de tamah edilecek bir şey olmasa gerek. Bunu o işe kalkışanlar düşünsünler. Düşünsünler ki, hayat hakkı olmadan düşünme, düşünme olmadan da insan olma hakkı olmaz, olamaz. Soluklanalım ve duralım; iyilikte ve adil bir toplumsal harita önünde duralım. Toplumsal çürümeyi ancak, böyle durdurabilir, herkesin hayat ve kendisi olma hakkını ancak böyle koruyabiliriz. Bunun için yüksek ve sürdürülebilir bir kavrayış gücü Gezi ile bizlerin damarlarına zerk edilmiştir. Bu kavrayış gücüne ve bu gücün oluşturduklarına daim teşekkürlerimiz hep yürürlüktedir. Çünkü Gezi daima yürürlükte ve yüreklerdedir!