İçinde bulunduğumuz son on senenin yükselen ve ülke gündeminin ana noktalarından birisi haline gelen tartışma konusu kutuplaşmaydı. Bunun iç siyasi etmenlerden kaynaklanan, aslında önlenebilir, hatta önlenmesi bir bekâ meselesi olan mühim bir konu olduğu erken dönemde neredeyse herkes tarafından dile getiriliyordu. Sonra yavaş yavaş küresel iklim değişmeye başladı. Doğu Avrupa ve Latin Amerika’da otoriter rejimlerin yükselmesi, Avrupa Birliği içerisindeki sınıf temelli olan ve de olmayan bölünmeler, Amerika’da yeni sağın Trump üzerinden vücuda gelmesi, bu esnada bizim ülkede görece göz ardı edilse de Çin’de Xi Jinping’in kendisini yarı-imparator pozisyonuna yükselten girişimleri ve daha nicesi. Dünyanın en demokratik ve müreffeh toplumları dâhi ciddi kimlik krizleriyle boğuşuyor. Türkiye ise bu krizi erkenden yakalayıp iç siyasi hamlelerle üretebilmeyi, hatta bir raddeye kadar küresel ölçekte tetiklenmesine katkı sunmayı başarabilmiş bir ülke. Bu krizin ruhunu bir kavram üzerinden açıklamaya çalışacak kadar indirgemeci yaklaşacak olursak da karşımıza çok temel bir kavram çıkıyor, aidiyet.

Küreselleşme Temelinde Aidiyetin Kavramsal Zeminleri
Modernite döneminde kavramsal çerçeve görece netti, tanımlar keskin sınırlarla belirlenmiş, kimin ne olduğu veya olmadığı yüksek çözünürlüklü lenslerle ortaya konulabilir olarak kavramsallaştırılmıştı. Bu sürecin bitmesi ve çözünürlüğün düşüp tüm alanın bulanması, üstüne üstlük bu bulanmanın da bakanın baktığı yere göre değişik raddelerde ve düzeylerde olması dönemine ise post-modernite denildi. Kimlik siyaseti temelli hareketlerin küresel yükselişi, hem modernitenin getirdiği sorunlara Nietzsche’ci anlamda bir tepkisel kuvvet hamlesi, hem de Marxist bağlamda modern kapitalizmin kendi zeminini lağvederek dönüştürmesi olarak okunabilir. Sistemler süreklilik adına dinamizme gerek duyarlar ve tarihsel bağlamda bu dinamizm gerektiği yerde zemin değiştirerek sağlanır.

Buna dair en etkin yaklaşımlardan birisi Zygmunt Bauman’ın akışkan modernite kavramsallaştırması üzerinden geldi. Modernitenin sonrasına değil farklı bir haline geçiş yaptığımızı savunan Bauman burada esas olanın modern sınırlar içerisinde X olmak değil akışkan olmak olduğunu öne sürüyordu. Yani aslında Hindistan’da üretim yapmaya giden bir Amerikalının kendi üstün kültüründe hamburger önemli bir yer işgal ediyor diye orada da bu davranışını sürdürmeye çalışması küreselleşen dünyada kapitalist üretim ilişkilerinin önünde engeldi. Burjuva ve küçük burjuva eski sabit oturmuş yerel-kültürel değer yargılarını bırakıp küresel ve çok-kültürlü yaklaşımlara geçiş sağlamalıydı.

Bu alanda erken dönem atılımlardan birisi Richard Sennett’in mekânsızlaşan aydınları olarak düşünülebilir. Kendi yuvalarından koparılmış, ancak içinde bulundukları kültüre ve koşullara da gömülememiş, yani yeni evini ‘yuva’laştıramamış bu aydınların sürekli bir bireysel ‘dışarıdaki’lik hâli üzerinden yapılan bu kavramsallaştırma küreselleşme dönemindeki yüksek mobiliteye sahip beyaz yaka işçi sınıfına da uygulanabilir görünmektedir. Mekânsızların iktisadı üzerine kurulmuş küresel üretim ilişkileri sermayenin yeni pazarlara penetrasyonunu olanaklı kılan en güçlü yapılardan biri olarak karşımıza çıkar. Bunun arkasındaki neo-liberal piyasanın en temel argümanlarından birisi ise sermayenin dini, dili, ırkı, milliyeti olmaz ve zaten olmamalıdır görüşüdür. Öbür türlü sermaye ulus devletin çıkar düzleminde bir araca dönüşür, bu da bize iki dünya savaşı ve bir soğuk savaş getirmiştir. Malların serbestçe geçtiği sınırlardan asker geçmez şiarı dünya barışı için küreselleşmeyi öne sürmüştür.

Tüm bu düzlemde aidiyet, özellikle de küreselleşmiş üretim ilişkileriyle eklemlenmiş bireyler adına akışkan bir zeminde, mekânsızlığı destekleyen biçimde inşa edilmesi gereken bir kavram olarak karşımıza çıkar. Aileye, vatana, partnere ve hatta firmaya bile değil kendinize ait olmalısınız. Tekil düzlemde kurduğunuz rasyonel iktisadi ilişkiler aracılığıyla bu düzenin işlerliğini sağlayan akışkan ve çalışkan bireylerden oluşan barış içindeki bir dünya!

Yükselen Yeni Sağ Temelinde Aidiyetin Pratik Zeminleri
Brexit hem Avrupa Birliği hem de dünya için çok ciddi bir mesajdı, Trump ise bir şok dalgası. Post-komünist ve doğu toplumlarında demokratikleşme ve küreselleşme süreçlerinin getirdiği dönüşüm kültürü ve yeni oluşan toplumsal sınıfların iktisadi değil kültürel zeminlerden filizlendiği fikirleri bir süredir Batı akademisinde kabul edilmiş düşüncelerdi. Ancak Batı üstüncülüğü bunu her daim bir ‘Şark Problemi’ olarak ele almış, Batı medeniyetinin ileri toplumsal/siyasi kurumlarının bu kültürel zeminden doğan sınıflaşmaya/kümeleşmeye maruz kalmayacağını düşünmüştü. Batı medeniyetinin iki beyin lobundan birisi olan Anglo-Sakson dünyası işte tam da Brexit ve Trump’la bu noktada kabileciliğin yeniden doğan gücüyle tanıştı.

Küresel serbest sermaye akışının kolaylaştırılması yönünde atılan finansal regülasyon gevşetmelerin sonucu 2008 krizi oldu. İlk patlayan sektör finansmanın en yoğun ve uzun vadeli risklendiği mortgage sektörü olsa dâhi kriz bir sermaye-finansman ilişkisi kriziydi. Bu ilişkinin düzgün işlemesinin garantörü ve aracısı olan sigortacılık sektörünün olaydaki rolü ise zaten aşikar. Krizin modern kapitalist ilişkiler üzerine inşa edilmiş sektörler ve geçimini onlar üzerinden sürdüren insanlar üzerine etkisi ise acımasız oldu. Küresel üretim ilişkileri üzerine kurulmuş sektörler yeniden inşa edilirken yerel üretim ilişkileri üzerine kurulmuş sektörlerin yitip gitmesi siyasi olarak kabul edilebilir görüldü. Ancak bu, mağdur durumuna düşmüş, kendisinin ve ailesinin geleceği hakkında endişelenen, içine doğup büyüdükleri yuvalarını artık tanınmaz hale gelmiş bulan geniş kitleler yarattı.

Bu yıkıcı dönüşümün ardından eski sektörlerin gerektiği yerlerde makineleştirilmeye gidilmesi, prekaryalaşma problemi, demografi krizine Birleşmiş Milletler tarafından olası bir çözüm olarak getirilen yükseltilmiş vasıfsız göç kaynaklı kültürel çatışmalar ve ötesi derken yeni bir siyaset alanı oluştu, kendiliğinden oluşmadığı yerlerdeyse Cambridge Analytica meselesindeki gibi yöntemlerle yaratıldı. Hali hazırda post-komünist, doğu ve Latin Amerika’dakiler gibi öteki ülkelerde küreselleşmeden oluşan zenginliğin dağıtımı meselesi üzerinden yaşanan otoriterleşme trendleri de küresel sağın yükselişinde bir kaldıraç görevi oynadı. Dünyanın bir ucundaki terör saldırısını belediye seçimine konu edinen bir politikacının miting gösterisini bir başka politikacının iç siyaset konusu yapması gibi zincirleme ‘sağ’ propaganda araçları rahatça devreye sokulabilir hale geldi. Sağ sağı çekti ve tüm dünya bir otoriterleşme ve içe dönüş trendine girdi.

Türkiye’den Gitmek Meselesi Üzerine
Tüm bu küresel siyasetin Türkiye’deki toplumsal aidiyetle alakası ise ilk bakışta çok açık durmuyor olabilir. Ülkeyi terk etmek isteyen seküler modern bireylerin ajandasında yukarıdaki tartışmaların çoğu ilk sıraları çekmiyor veya listeye dahil bile olmuyor gibi görünmekte, ancak bugünkü meselelerin tarihsel gelişimine bakacak olursak aslında dünyadan o kadar da kopuk konularımız olmadığını görmek mümkün.

Erken 2000’ler mevcut yönetimin Avrupa Birliği ile yakınlaştığı ve ülkeyi küresel ekonomiye entegre ettiği dönemlerdi. Türkiye yabancı sermayeye kucak açtı, ciddi yatırımlar geldi. Bir entegrasyon hamlesi olarak yurtdışındaki kültürel dönüşümler de bize taşındı, Malatya’dan, Rize’den, Kayseri’den gençler eskiden kemalist elitlere ait olduğu düşünülen okullarda okuyup kendilerini İngilizce bilen, dünyadaki meselelerle içli dışlı bulan bireyler haline geldi. Eskinin yoksul mahallelerinde rezidanslar dikilmeye, Ruşen amcanın oğlu Sedatlar Kanada’da Amerika’da yüksek lisans doktora yapıp dönmeye başladı.

Bir yandan da küreselleşmeden kaynaklı oluşan artık değerin dağıtımını ekonomik değil kültürel değerler bağlamında yapan yönetim, bu değerin oluşumunda birincil düzeyde rol oynayan bireysel ve mekânsız aidiyetin tam tersi iç siyaset hamlelerine yöneldi. Bunun BOP temelinde yaratılmak istenen yeni Osmanlıcı etki alanı veya Türkiye’nin içkin siyaset kültürü kodlarının bir yansıması olup olmadığından bağımsız olarak, değerin üretimini olanaklı kılacak kültürel kodlar gittikçe kendilerini ülkenin siyaset mekanizmalarından dışlanmakta buldu. Bunun tepe noktasıysa Gezi sürecinde örgütsüz örgütlülük olarak kendini dışa vuran tepkiydi, onun ardından bu bireyler aslında üvey evlat olarak bile görülmediklerini fark etti.

Bir bireysel-kültürel pozisyonunun bireyin kimliğine içkin olarak tanımlanması zorunlu değildir, bireyler gerektiği takdirde kültürel akışkanlık gösterebilirler, ancak bunun koşullarının yaratılması gerekir. Türkiye’de daha önceden de alışık olduğumuz “ya sev ya terk et” şiârı aslında geniş bir skalada dağılmış olan kültürel bağımlılığı olan bireyleri ya ülkenin iç siyasetinden atmaya ya da daha orta yollu bir noktaya çekmeye yarayan bir politika aracı. Aynı aracın geçtiğimiz seneler içerisinde yönetim tarafından tekrar tekrar kullanılması ve belirli bazı kültürel kodlara sahip bireylerin kendi ülkelerinde yuvada hissedememesi adına girişimlerde bulunulduğu da aşikar. Mekânsızlaştırma hamlelerinin işe yaradığını Türkiye’nin rekor düzeyde verdiği vasıflı çalışan dış göçü sayılarından görmek mümkün.

Küresel Düzlemde Gitmek Meselesi
Küreselleşme projesine ciddi bir reaktif hamlenin dünya genelinde güç kazandığı ortada. Meselenin yalnızca yerel düzlemde tek bir siyasi figürün veya partinin icraatıymış gibi görülmesi, bu meseleden kaynaklanan problemlerin çözülmesi veya ötelenmesi yolundaki hamleleri zorlaştıran bir yaklaşım. Dünyadaki otoriterleşme sürecinde Türkiye’nin önemli bir rol oynadığını inkar etmek anlamlı değil, bu kabul edilmeli. Öte yandan yeni sağın küresel yükseliş trendine uygun olmayan öneriler ve hamleler geliştirmenin yerel siyasette çalışacağı fikri de saplantı haline getirilmemeli. Akışkan kapitalist pratiklerin gidenlerde yarattığı mekânsızlaşmanın ve kalanlarda zorladığı prekaryalaşmanın hem bu süreçlere maruz kalanlar hem de dışlananlar tarafından tepkilerle karşı karşıya kaldığı da hesaba katılmalı.

Kültürel aidiyet aileye, aşirete, kabileye, kavme, ümmete, zümreye, millete, sınıfa veya farklı toplumsal kurgulara olacak şekilde tasarlanabilir. Bireyler bu aidiyet pozisyonları arasında geçiş de yapabilirler. Ancak bu konunun yalnızca yerel etmenlere indirilmemesi ve basit bir iç siyaset davası olarak ele alınmaması gerektiği belki de tüm bu tartışmalardaki zeminsizlikle mücadele için ilk hamle olabilir.