Gölgede

Sevmiyorsun, şamdanda yanan mumun alevi kadar sevemiyorsun. Özenle kurulmuş sofradaki boş sandalyeler kadar da yapışık bacakların yere. Uçacağım der, iki örgü saçı omuzlarına sarkmış kızın hevessiz, gençliğe yetişmiş bakışında takılıp kalırsın, sonra kız taşıdığı sepeti düşürür. Kırılırsın. Bir bakarsın bütün yumurtalar sağlam, sepette. Kızın eğik bir omuzu. Kemikli ölüden tiksinirsin, şişmancası yine iyidir. Bu kız ne dolgun ne de hastalıklı. Onu hangi katına koyarsın dolabın çekmecelerinin?

​Çamaşırlar kaldı. Bir tencere yemek koktu. İçeride leş bir ışık. Odalar mı boş, yoksa az mı dolu odalar bilemezsin. Ölenle ölünmez der dururlar, o zaman yaşayanı öldürürsün. Dayatma değil, yargılama hiç değil. Ceza. Bir çizgi var, kırmızı değil. Onu geçmişsin. Gölgede. Ben diye tutturmuşsun. Zaten başka kimse yok. Sesler gelir mi geriden, ileriden…

​- Tutumunuzu beğenmedim.
– Ah! Sizi çok iyi anlıyorum.
– Yalnızlık Allah’a mahsustur.
– Genelgeçer kurallara göre…

​Köpekler ne onurlu uluyorlar. Alçaltırlar sesleri. Gebe olanını sevdiğini sanırsın. Vardır ya insan emziren hayvan hikâyeleri. Bir de insanı emmiş insanların gözleri. Utanır artık, soyundan sopundan. Sence, onu çamura itmek hakkın mıdır? Utanması pişmanlıktan mıdır? Edepsizliğindendir. Çamur ise çürütür kökünü. Hak değildir, ama haklılıktandır. Bırakalım öfkeyi desen neyi tutacaksın? Bir el uzansa itersin. Çok klişedir uzatılan eli itmek. Tutmaksa zahmete değmez.

Gel zaman, git zaman. Mumun alevi titrekleşti. Memnun musun hâlinden? Masalsı değil uyuyuşun. Dinleyecek hâl de kalmadı kendini. Seversin belki şimdi. Kızın kopyacı örgüleri çözülmenin merkezidir. Giderayak yolun düşerse, bir uğrayıver. Tiksinti vericidir, tıpkı kemikli ölü gibi, yeminini bozmadan ölüp gidenler.