Grönland’ın Buzu

Son yıllarda Grönland’ın buzu da eridi diyorlar, şimdi ne kalmıştır bilmem. 1990’lı yıllarda kalınlığı üç bin küsur metreymiş. Biri Amerikalı biri Avrupalı iki ekip adanın tam ortasında iki mil ara ile iki kamp kurmuşlar,  kapılara kilit deliği açmak için kullandığımız dairesel matkapla buza girip üç biner metrelik iki kesit çıkarmışlar. Richard Alley, “The Two Mile Time Machine” ile mütevazi ve esprili bir dille o macerayı anlatıyor. Menemen cezaevindeki tecrit hücresinde birkaç gün onunla geçti.

Grönland’ın buzu yüz bin yıllıkmış. Daha önce havalar bir müddet sıcak olduğundan kar yağmamış, yahut erimiş. Yazın yağan kar kışa oranla daha pürtüklü ve bulanık olduğundan, tıpkı ağaç gövdesinin halkaları gibi her yılın buz tabakası net bir şekilde ayırt edilebiliyor. Arkadaşlar üşenmeden beş sezon çalışıp yüz bin tabakayı teker teker kayda geçirmişler. Her tabakanın elektrik iletkenliğini ölçüp buzdaki asit oranını tespit etmişler. Buzun içinde kalmış tozları polen kalıntılarını analiz etmişler. Sudaki izotop oranından her yılın ortalama sıcaklığını hesaplamışlar. Buzun içindeki hava kabarcıklarını inceleyip atmosferdeki karbondioksit, metan ve benzeri oranını ölçmüşler. Çıkardıkları buz kolonu erimesin diye eksi otuz derecede çalışmışlar. Sonra kolonu parça parça paketleyip daha fazla inceleme için ABD’deki araştırma enstitüsüne yollamışlar.

Ölçtükleri şeylerin sınırı yok. Mesela buzdaki kurşun oranı normalde sıfır iken, bundan iki bin yıl önce başlayıp bin yedi yüz yıl önce biten aralıkta gramda bir iki pikograma yükseliyor. Bunu Roma İmparatorluğu döneminde kentlere kurşundan su boruları döşenmesiyle açıklıyorlar. Sonra düşmüş; sanayi devriminden sonra elli pikogram dolaylarına çıkmış, 1960’larda üç yüz pikogramı aşmış. Kurşunlu benzinin kullanımdan kalkmasıyla son yıllarda ciddi bir düşüş görülüyormuş. Burası Grönland’ın dağı, en yakın trafik sıkışıklığı birkaç bin kilometre ötede. Tarihlendirmeyi test etmek için İzlanda’da 1783’deki devasa volkan püskürmesini esas almışlar. Kül katmanını hemen bulmuşlar, ama ilk bakışta olması gerekenden üç yıl geç çıkınca kafalar karışmış. Bir süre çözememişler. Sonra anlaşılmış ki kayıt hatası var, arada bir yerde üç tabaka deftere aktarırken atlanmış. O duyguyu bilirsiniz, dükkan hesabı eksik çıkar. Sabaha kadar saçını yolar, açığı bulamazsın. Oysa çözüm gözünün önündedir. Keşfettiğin an elindeki iş gün gibi ışır. İşte hakikat!

Üstteki tabakaların alttakini ezmesi ölçümleri nasıl etkiler diye geliyor akla. Problem değilmiş, basit bir matematiksel modelle ezilme oranı hesaplanıyormuş. Aynı şekilde buzun yanlara akması ile oluşan kayıp da modellenebiliyormuş. En yeni tabakalar yıllık yaklaşık altmış santim; en diptekiler bir santimden ince. O ince katmanın gençken kaç santim olduğunu kolayca hesaplayabiliyorsun. Peki ne bulmuşlar? Birincisi, son on bir bin beş yüz yılda dünya iklimi daha önce görülmemiş ölçüde istikrarlı bir ılık dönem yaşamış. Maksimum yıllık ortalama ile minimum yıllık ortalama arasında sıcaklık en çok beş-altı derece oynamış. İlginçtir ki bu on bir bin beş yüz yıllık süre, insanoğlunun tarımla uğraştığı döneme tam olarak denk geliyor. Yani medeniyet dediğin çok dişli canavar, belki de hava durumunun bir ürünü.

On bir bin beş yüz yıldan öncesi yalnızca daha soğuk değil, ayrıca feci derecede istikrarsız. Bir yüzyıldan ötekine korkunç soğumalar ve korkunç ısınmalar görülmüş. Yıllık ortalama bazen otuz-kırk derece oynamış. Mesela Yeni Drayas denilen bin üç yüz yıllık buzul dönemi iki üç yıl içinde pat diye sona ermiş. O koşullarda kolaysa bahçende marul yetiştir bakalım. Daha ilginç bir ayrıntı göze çarpıyor ki kitabın asıl üzerinde durduğu konu da bu. Yüz bin yılda altı yedi kez ısınma dönemlerini, çok kısa süre sonra aynı derecede ani ve şiddetli soğumalar izlemiş. Bunu açıklayan en inandırıcı tez şimdilik şu: Ani ısınma sonucu kuzey buzları eriyince okyanuslar soğuk ve tatlı suyla doluyor. Bunun sonucunda, dünyanın en önemli ısı dağıtım mekanizması olan Kuzey Atlantik akıntısı batıyor. Yani Ekvator’dan gelip Norveç kıyılarına uzanan ılık tuzlu su akımı soğuk tatlı suyun altına iniyor.  Bir daha kendini toparlaması yüzlerce yıl sürermiş. Ekvator bölgesi aşırı ısınırken kuzey yarımküre anormal bir kış dönemine girmiş olmalı.

Yine olur mu? Kitap bu konuda kesin bir tavır almaktan kaçınıyor. Atmosferdeki karbondioksit oranının, daha önceki normallerin iki üç katına çıkmasının sonucu ne olur? Buna da sadece parmak ucuyla değiniyor. Çıkardığı sonuç kısaca şu: İklime güvenme! On bir bin beş yüz yıldır iyi gitmesi hep öyle gidecek anlamına gelmez. Biraz geniş açıdan bakarsan normal olan iklimin düzgün gitmesi değil, gitmemesi. Hesabını ona göre yap.