Bugün, teorik yazıların anlaşılamamasında jargonun etkisi çok büyük gibi gözüküyor. Aslen, teorik bir yazıdan da öte bir tartışmanın içerisinde dahi jargonun muhtemel negatif etkisi kendini fazlasıyla belli eder. Bundan kaçınmanın belki de kısa bir yolu yoktur; çünkü kimi meseleleri hakkı ile konuşabilmek için belirli bir jargonu kullanmak gerekebilir. Hatta, zaten çoğu mesele başlangıcından itibaren özgül bir jargon ile var olmuştur. Bu açıdan, jargondan bir kaçış söz konusu değil gibi gözüküyor. Eğer teorik bir tartışma derinlikli ve verimli bir şekilde ilerletilmek isteniyorsa, bu kesinlikle geçerlidir. Ama bugün, işler pek de böyle durmuyor. Böyle durmamasının nedeni de bunun kısmi olarak yapılması değildir; hiç yapılmamasıdır. Ve hatta, jargona direkt olarak karşı olunması ve onun belirli bir şekilde dondurulmak suretiyle mimlenmesinden de söz edilebilir. Jargonla ilgili durumun iki veçhesine değinmek ve muhtelif sonuçlar çıkarmak istiyorum.

Jargon ile ilgili ilk sorun, kendisini bir anlaşılamama sorunu olarak ortaya koyar. Buna göre, jargondan azade bir dil oluşturulmalıdır; çünkü jargon anlaşılmayı zorlaştırmakta ya da sorunları içinden çıkılmaz hâle getirmektedir. Yani, kısaca, sade bir dil oluşturulmalıdır. Her şeyin anlaşılabilir, basit olduğuna ve sade, günlük bir dil ile yine her şeyin açıklanabileceğine dair düşünce, jargonun eleştirilmesinde temel teşkil eder. Pekâlâ, bu sade veya günlük dil nedir? Kimin dilidir? Bunlar, sorulmayan sorulardır. Bu çıkarsama ile, günlük dil denen şeyin verili olduğu, imal edilmemiş olduğu kabul edilir. Dil söz konusu olduğunda sadelik oradadır, kabul edilmeyi bekler. Yukarıda sorulmuş olan ama genelde sorulmayan veya en iyi hâlde cevaplanmayan sorular, tam da bu ne idüğü belirsiz günlük dilin kullanımı vasıtasıyla sorulamaz hâle gelmiştir; çünkü bu sözde sade dil, sorunlara yaklaşımda yalnızca yeni bir üslûbu önermez, ama sorunların kendisinin de altının oyulmasını önerir. Dolayısıyla, bu yalnızca bir üslûp sorunu değildir; çünkü üslûp sorunların ortaya doğrudan konmasının tek belirteci olduğu noktada, bu, sorunların kendisini de lağveden bir sürece işaret eder. Fredric Jameson, “Modernizm İdeolojisi”nde bunu çok güzel özetliyor; ”Bu noktada şunu da eklemek gerek: ‘Sade bir üslûp’ çağrısı, yazıda açıklık ve basitlik çağrısı başlı başına bir ideolojidir, İngiliz-Amerikan geleneğinde kendine özgü bir tarihi olan bir ideoloji.” Bu açıdan, ideoloji de yanlış bir bilinç, yanlış problemlerin yanlış bilinci olduğu noktada; sadeleştirmeye, gündelikleştirmeye dair istek, farkında ya da farkında olunmadan pragmatikleştirmeye, kullanılabilirleştirmeye dair istektir. Jargonun ilgasına dair arzu, günü, şimdiyi muhafaza etmekle ilgilidir; çünkü jargon, her zaman şimdiyi teorikleştirmenin, sorunsallaştırmanın bir aracıdır, bir alet kutusudur. İkinci ve, kanımca, daha çetin olan soruna geçelim.

Jargon ile ilgili ikinci sorun, onun olduğu gibi yok edilmesi ile ilgili değildir, belki de daha kötüsüdür; onun dondurulması, belirli bir şekilde kavranması, algılanması ile ilgilidir. Bugün, sol düşünce ve/veya Marx’ın düşüncesi için bu özel olarak söylenebilir. Tabii ki sol düşünce dendiğinde de, Marx’ın düşüncesi dendiğinde de çok geniş bir spektrumdan bahsediyoruz. Ama yine de kimi kavramaların ortak olarak kullanıldığından bahsedilebilir. Örneğin devrim, proletarya, burjuva, emek, emperyalizm, sosyalizm, komünizm, kapitalizm gibileri böyle kavramlardır, ki daha çokça da vardır. Ama bunların hepsinin anlamlarının belirli bir düzeyde boşaltıldığından; neredeyse hiçbir derinlemesine okumaya tâbi tutulmaksızın kullanılamayacaklarına ve çağlarının geçtiğine kanaat getirildiğinden; ama bunlar tamamen de ortadan kaldırılamadığından, çünkü hâlâ çağın ufkunu oluşturuyorlar, onlara karşı hiçbir temeli olmayan, düşünsel bile denemeyecek, anti-entelektüel savunma mekanizmalarının geliştirildiğinden söz edilebilir. Bu yalnızca Marx ve sol düşünce söz konusu olduğunda da böyle değildir. Çoğu yaratım odağı; edebiyatçılar, müzisyenler, felsefeciler, sanatçılar ve daha birçoğu belirli bir şekilde kendilerini ifade etmeye, belirli bir şekilde malzemelerini yoğurmaya, belirli bir jargonda ya da daha kötüsü bir jargonsuzlukmuş gibi gözüken bir jargonda yaratmaya zorlanıyor. Yani bu, aslen kültür endüstrisinin, dolaysıyla da kapitalizmin ortaya çıkardığı bir sorundur.

Jargon, bugün çevremizde olup bitenleri de, kendimizi de yeniden düşünebilmemiz için çok kilit bir yere sahiptir. Jargonsuzluğa dair arzu, tam da hâkim jargonun, bir şeyleri üretmenin belirli bir modunun, belirli bir hâlinin ürünüdür; kendi kendisini teyit eder. Yalnızca günümüzde olan bitenleri de değil, ama kendi yaratımımızı, üretimimizi, eylemimizi, eyleme gücümüzü ve dolayısıyla insani potansiyelimizi de yeniden düşünebilmemiz için, jargon büyük bir gerekliliktir. Bu şeyleri düşünmenin yeni bir hâlinin imaline işaret eder; şeyleri yeniden düşünmek, onları yeniden düşünmemizi sağlayacak bir dili de önsel olarak gerektirir. Bu da, jargonun ta kendisidir. Ama tabii ki jargon üzerine de kritik bir şekilde düşünülmelidir, ki bu da ondan serpilecek yeni bir duyarlılığı, yeni bir dili, dolayısıyla yeni, alternatif bir düşünümü beraberinde getirir. Hatta bu yenilenme hâli jargonun içinde, eğer zenginse, verili olarak da bulunur. Bu verili olma hâli, bir potansiyele işaret eder; çünkü jargon statik bir kavramlar kümesi değildir. Eğer jargon aktüel olanı yeniden düşünebilmemizi sağlıyor ve hatta onu yeniden üretebilmemize sebebiyet veriyorsa, zaten bir düşünce olarak da güncelliğini koruyacaktır. Bir düşüncenin hakkını verebilmek için, her zaman onu yeniden düşünmek gerekiyor. Ama onu yeniden düşünebilmek için, onunla beraber düşünebilmeyi de öğrenmek gerekiyor. Bugün belki de sorun şeyleri yeniden düşünmemizi sağlayacak dilin, jargonun eksik olmasıdır. Žižek’in de dediği gibi; ”Kendimizi özgür hissediyoruz, çünkü özgür olmadığımızı ifade edecek dilden yoksunuz.”