“Birey” ve “bireyleşme” diye önümüzde iki kavramı birbirinden ayırıyorum. “Birey” dediğim zaman, vatandaş yani toplumsal görevleri yerine getiren ve toplum içinde hukuken korunan başka deyimle vatandaşlık numarası bulunan ve nüfus cüzdanı taşıyan kişiyi düşünüyorum. “Bireyleşme” dediğim zaman da bireyin kendi beceri ve yetenekleriyle topluma bir şeyler katma olgusunu ön plana almak istiyorum. Bireyleşmeyi ayrıca, itaat ve aidiyet yerine yetenek ve çalışmasıyla topluma faydası olan ve faydası olduğu ölçüde de kendisine varlık kazandıran/kazandırılan bireye ait bir özellik olarak görüyorum.

Bireyin ve özellikle bireyleşmenin, ekonomik yaşam açısından tanımlanması gerektiği ileri sürülebilir. Sosyal alana ilişkin felsefi görüşler açısından bakıldığında, birey ve bireyleşme dendiğinde, akla öncelikle ekonomik yapı ya da ekonomik yapıyı belirleyen etkenler gelebilir. Şu noktanın farkındayım: 1850’li yıllardan 1930’lu yıllara kadar liberalleşme süreci, yine 1910’lu yıllardan 1930’lara sosyal devlet süreci, 1930’lardan sonra neoliberalizm gibi yeni olgular, bu birey ve bireyleşme olgusunu etkilemişlerdir. Bu süreç içerisinde birey ve bireyleşme olguları, ekonomik ve sosyal değişimle elbette ilgi içindedir; ancak ben olaya felsefi olarak bakmak gerektiğini düşünüyorum. Dolayısıyla konuşmamda birey ve bireyselleşmeye, ekonomik ve sosyal yapıda karşılaşılan değişimlere öncelik vererek değil, bir takım felsefi görüşler açısından bakmaya çalışacağım. Sorunun gerek ekonomik gerekse sosyal ve teknolojik etkiden çok, felsefi arka plan açısından ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Bu noktada önce bireysellik, bireyleşme ve egoizm’i birbirinden ayırmak gerekir. Bu kavramlar arasında elbette birçok ortak taraflar bulunabilir; fakat aralarındaki farkları ortaya koymak çok daha önemlidir.

Bu farklar üzerinde durmayacağım; sadece böyle bir ayrımı dikkate aldığımı belirtmek istiyorum. Şüphesiz, teknolojik ilerleme, ekonomik refah, siyasi ve sosyal yapı her bireyin bireyleşme olgusu üzerinde etkili olmuştur. Bu gelişim ve liberal ekonomiye geçiş, ekonomik refah, bireyin vatandaşlık haklarının yeniden tanımlanmasını gerektirmiştir. Fakat bence bireyleşme olgusu, bütün ekonomik ve teknolojik değişimlerden bağımsız olarak gelişimini global boyutta sürdürmüştür. Zaman zaman sosyalist devlet anlayışı, zaman zaman devletin baskıcı tutumu, zaman zaman etnik veya dini kimlikler, bireyin toplum içinde sahip olması gereken rolünü, yani bireyleşme olgusunu geciktirmiştir. Fakat bireyleşme olgusu tüm olumsuz koşullara rağmen hep üst basamağa geçecek şekilde gelişimini global boyutta sürdürmüştür. Bunun sebebi sanıyorum bireyleşme olgusunun, bağımsız ve kendine özgü bir çıkış noktasının olmasıdır. Görünen o ki bireyleşme olgusunun başlangıcını aydınlanma çağına götürmek gerekir; çünkü aydınlanma çağının temel bir özelliği, aidiyet yerine başarının ölçüt olarak alınmasıdır. Bu nokta, bireyin yeni bir varlık kazanmasına; ‘başarılı olma’nın, itaat ederek değil çalışarak elde edilmesini gerektirmiştir. Bu referans kayması, ayrıntıya girmeden söylemek gerekirse, aydınlanma olgusunun bir sonucu olarak bireyin bireyleşmesini gerektirmiştir. Bu dönüşüm beraberinde siyasi yapının ve dolaysıyla sosyal yapının değişimini de gerektirmiştir; ama öncesinde felsefi bir dönüşüm gerçekleşmiştir. Nedir bu felsefi dönüşüm?

Çok kısa olarak söylemek gerekirse bunun arkasında Newtoncu bilim anlayışının “nedir” sorusunun Aristotelesçi “niçin” sorusunun yerine geçmesi yatmaktadır. Aydınlanmayla başlayan değişimin temel ve ana çıkış noktası bu iki soru arasındaki değişimdir. Peki, sorudaki değişim ne gibi sonuçları ortaya koymuştur? Birincisi Newtoncu bilim anlayışının determinist ve rasyonalist bir bakış açısı talep etmesine karşılık Aristotelesçi bilim anlayışının organist ve teleolojik bir yapı talep etmesiyle ilgilidir. Bu fark, konumuz acısından son derece önemlidir; çünkü iki farklı felsefi anlayışı ve dünya görüşünü bu sayede ortaya çıkmıştır.

Kısaca ifade etmek gerekirse Aristotelesçi anlayışta A ile B arasındaki ilişki, A’nın sahip olduğu telos/erek aracılığıyla anlaşılır ve açıklanır; yani A, B’ye dönüşmüş ise, bunun bir niçini vardır. Bu niçin, A’nın B olmasının sebebini, yani telos’unu aramayı gerektirir. Çünkü A, B olmayı içinde bir potansiyel olarak barındırmaktadır. Dikkat edilirse bu değişim veya dönüşüm, beraberinde organik bir dünya görüşü içermektedir. Halbuki, Newtoncu bilim anlayışı ve dünya görüşüne göre A ile B arasındaki ilişki, dışarıdaki bir yasayla tayin edilir; dolayısıyla A’nın B’ye dönüşmesi, A’nın B’yi bir erek olarak barındırmasından ötürü değil, bir yasa sayesinde gerçekleşir. Elbette bunun konumuzla ilgisinin ne olduğu sorulabilir. Newtoncu bilim anlayışında artık A ve B gibi niteliklerin yerini X ve Y gibi nicel değerler almıştır. Nicel değerler, ölçülebilen özelliklerdir. Bu durumda bir gezegenin Newton sisteminde örneğin bir çay bardağından farkı, onun ivmesidir, kütlesidir; dolaysıyla bir nesnenin sahip olduğu nitelikler, bir anlamda o nesnenin bireysel ontolojisi değildir. Bu bakışın, Aristotelesçi bakış açısının tamamen dışında felsefi bir anlayış gerektirdiği kolayca görülebilir. Bu felsefi anlayış daha sonra Viyana Çevresi pozitivizmi olarak karşımıza çıkacaktır.

Bireyin metafiziğine karşı çıkan fakat temelde yepyeni bir metafizik içeren bu felsefi anlayışı, konuyu dağıtmamak için burada ele almıyorum. Konumuz açısından burada vurgulanabilecek nokta, sözkonusu felsefi değişimin özelliğinin yeni bir birey tanımı içermiş olmasıdır. Felsefi değişim, bireyin toplum içindeki algısını da değiştirmiştir. Artık birey, toplum içinde yepyeni bir özellik de kazanmıştır. Bu yeni birey toplum içinde artık sadece bir X’tir; sadece bir nüfus cüzdanıyla temsil edilmektedir. Ama artık onun hakları, fakat aynı zamanda da ödevleri vardır. Birey toplum içinde aidiyeti ile değil, artık başarıları ile bir varlık kazanmak zorundadır. Öte yandan, bu bireyleşme sürecin çok sıkıntılı, insan haklarını bütünüyle ihlal eden bir evreden geçtiğini de unutmamak gerekir. Özellikle sanayi devriminin yol açtığı sosyal olaylar hatırlanacak olursa, bireyleşme olgusunun arka planında farklı aşamalar olduğu görülür. Sanayi devrimi, kişinin haklarının ancak kanun tarafından korunabileceğini göstermiştir. Sadece bu nokta bile, bireyin bireyleşmesinin, günümüz sosyal, ekonomik, hukuki ve siyasi koşulları açısından ne kadar önemli ve gerekli olduğunun bir göstergesidir. Her birey yasa karşısında bir X olarak yani bir kişi olarak varlık kazanmak durumundadır. Bu olgu, bireye, aidiyeti çerçevesinde varlık kazandıran anlayışın bütünüyle dışındadır. Artık birey, kendi sorumluluğunu taşımak, başarıları ve nicel değerlerle ölçülebilen başarılar elde etmek zorundadır.

Sadece yasalar onun bu özelliği taşımasını garanti altına alabilir; bireyin “birey” olabilmesi, bireyleşebilmesi, felsefi, sosyal ve hukuki bir desteğe ihtiyaç göstermektedir. Bu noktada ilginç bir şekilde ahlak kavramıyla karşılaşırız. “Ahlak” kavramını iki şekilde ele almak gerekir. İlkinde bireysel ahlak sözkonusudur. Her birey kendine göre ahlaki kabullere, inanışa ve tercihlere sahip olabilir. Bu bireysel ahlakı ifade etmesi için moralite kavramını kullanabiliriz. İkincisini ise, toplumsal davranışları konu alan ve daha nesnel özellik taşıyan “ethik” kavramıyla karşılayabiliriz. Kullandığımız “ahlak” kavramıyla bu ayrımı ifade edememek gerçekten büyük bir talihsizliktir. Çünkü biz dil ile düşünür ve kavramlar aracılığıyla soyut nesnelere varlık kazandırır, onları somut hale getiririz. Dolayısıyla da dilde karşılığı olmayan ve bir kavramla ifade edilemeyen bir olgunun, o toplum ve birey için bir anlam taşıması sözkonusu olmayacaktır. Böyle bir durumda, yani bu iki ahlak iki ayrı biçimde kavramlaştırılmadığında, bireysel ahlakın diğerine baskı yapması, diğerinin işleyiş kurallarını belirlemeye kalkması kaçınılmaz olmaktadır. Çünkü bireyler, kendi ahlak anlayışlarını doğrunun ölçütü olarak görmek, doğruların tek dayanağının kendi kabulleri olduğunu düşünme eğilimindedirler.

Sonuçta her birey, kendi ahlak kabullerinin doğruluğunun isteyerek ve istemeyerek, bilerek veye bilmeyerek mutlak ve genel geçerli olduğuna inanır. Böyle bir durumda her birey, eğer maddi veya manevi bir otorite sahibiyse, kendi kabullerini diğer insanlara ve topluma dikte ettirmeye çalışabilir. Kendi ahlak anlayışını, farkında olmadan kendi egosunu ve çıkarlarını tatmin etmek için kullanmak isteyebilir. Fakat ahlakın bir de “ethik” kısmı olduğu dikkate alınırsa, bu alana ait kuralları diğerinden ayırmak, toplumsal işleyişin kendine özgü kurallara sahip olduğunu söylemek gerekecektir. Bu alanda artık, bireyin ödevini yapması, topluma karşı sorumluluğunun olduğunu kabul etmesi, haklarının ödevleriyle ilişkili olduğunu bilmesi gerekecektir. Dolayısıyla da “ethik” alan, nesnel ve kişiye göre değişmeyen birtakım kurallar içerecektir. Her birey, bir başka bireye değil, toplumsal yaşamın gereklerine karşı sorumlu olacaktır. Bu durum, bireyin bağımsız bir kişi, yani bir X olarak kabul edilmesiyle mümkün olacağı açıktır. Ne var ki bireyin nicel bir değer olarak algılaması ve bir kartla kimlik kazanması, sonuçta onu topluma ve kendine yabancı hale getirdiği de bir gerçektir. Böyle bir durum, bireyin kendi ontolojisinin bir kenara bırakılmasına ve metafizik varlığının ortadan kalkmasına sebep olmuştur. Bu noktada artık diğerinin tersine, etik alan moraliteye hakim olmaktadır.

Yukarıda işaret ettiğim Aydınlanma süreci, moralitenin etik alanına olan tahakkümü ortadan kaldırmıştır. Ne var ki, ikincisinin ilkine baskın hale gelmesi, bireyin kendine yabancılaşmasına sebep olmaktadır. Halbuki birey aynı zamanda metafizik bir varlıktır, inanan bir varlıktır; fakat öte yandan birey, başarılarıyla yani topluma olan katkısıyla ve sorumluluklarıyla varlık kazanmak durumundadır. Bunu sağlamanın temel koşulu, etik ve moraliteyi birbirinden ayırmak, böylece bireye her iki alanda bağımsız olarak varlık kazandırmaktır. Bu ayrım yapılmadığı taktirde ya birey kendine yabancılaşacak ya da birey üst kurumlar tarafından biçimlenecektir. Ahlakı etik ve moralitenin bir toplamı olarak görmemek, günümüzde bireyi ve toplumu yapay sorunların içine atmak demektir. Tarih, her ikisinin birbirine üstünlüğünün acı sonuçlarının örnekleriyle doludur. Günümüzde sorunlar, ekonomik, teknolojik ve sosyal değişim dolayısıyla kılık değiştirmiştir; ama aslında özgün varlıklarını sürdürmektedirler. Birey, bireyleşme olgusunu gerçekleştirmezse, yani birey başarıları ve katkılarıyla değil aidiyeti dolayısıyla değer kazanıyorsa, modern toplumların en önemli özelliği olan birlikte yaşamaktan söz etmek mümkün olamayacaktır. Aksi taktirde birey, toplumsal işbirliği ve işbölümünün gerekli koşulu olan ihtisaslaşmayı gerçekleştirmez.

Aidiyet, beraberinde kaçınılmaz olarak ötekileştirme olgusunu getirecektir. Bu koşullara altında o toplumun organizasyon zekası da gelişemez. Moralite, etkilenmeye, yönlendirilmeye ve ele geçirilmeye çok açık bir yapıya sahiptir. Bireyler, moral değerler çerçevesinde kolayca yönlendirilebilirler. Kant’ın rasyonel ahlakı, bu sorunun bir çözümü olarak yorumlanabilir. Hegel, ethik değerleri moral değerlerle ilişkilendirmiş, deyim yerindeyse, aradaki kopukluğu ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Her iki düşünürün felsefi sistemleri, günümüz teknolojisini yönlendiren toplumların geçmişini ve ayrıca bugüne gelen yolu da biçimlemiştir. Günümüz insanının, yani post-modern insanın temel sorunlarının başında ethik problemlerin gelmesi sebepsiz değildir. Teknolojik gelişim, sağlıktan iletişime, askeri alandan bilimsel çalışmalara kadar günlük yaşantımızı değiştirmiştir. Bu değişimi gerçekleştirmiş olan toplumların sorunlarının bizi ne kadar ilgilendirdiği tartışılabilir; fakat kendi toplumumuzun sorunları, kendi tarihimizle doğrudan ilgili olsa da, onları diğer toplumlardan izole olarak ele almak sanırım mümkün değildir. Değişimin çıkış noktasına Newtoncu dünya görüşünü öncelikle koymak sebepsiz değildir. Bireyin bireyleşme süreci, bir akıl varlığı olarak yeniden tanımlanmasıyla ortaya çıkmıştır.

Newton bize evrenin mekanik bir şekilde işlediğini, bu işleyişin yasalarla ifade edilebileceğini ve bu yasaların akılla kavranılabileceğini göstermiştir. Bireyin akıl sahibi bir varlık olarak evreni anlayabilme yeterliliğinde olduğunu fark etmesini ve “Aydınlanma” başlığı altında kendi ontolojisini kurmak amacına yönelmesini doğal karşılamak gerekir. Bunun için kendi telosunu kendisi belirlemek; metafizik varlığını kendisi kurgulamak zorundadır. Fakat sorun, bütün bunları Newton sistemini bir model olarak kullanarak yapamayacak olmasıdır. Çünkü kullanabileceği yöntem, “nasıl” sorusu çerçevesinde olabilir; halbuki birey, kendi ontolojisini ancak “niçin” sorusu ve sorunun gerektirdiği yöntem aracılığıyla kurabilir. Böyle bir yöntem ise bireyin bir aidiyet çerçevesinde varlık kazanmasını gerektirmektedir. Bireylerin başarılarıyla varlık kazanması, bunu “nasıl”a bağlı olarak yapmasıyla mümkündür; fakat bunun için hukuki bir zemine gerek vardır. Çünkü ancak hukuk, bireyi biryere ait olmadan haklarını korumasına ve güvence altına almasına olanak verebilir. Hukuki bir dayanak olmadığı taktirde ister istemez aidiyetin ortaya çıkması, bireyin bir yerlere ait olarak kendini güvende hissetmesi gündeme gelecektir. Birey kendi metafiziğini ve kendi ontolojisini hukuk aracılıyla kurduğu taktirde genel-geçer bir değer kazanabilir. Aksi halde birey, kendi ontolojisini, aidiyeti çerçevesinde tanımlanmak zorunda olacaktır. Özellikle küreselleşen dünyada bireyin kendi metafiziğini kurmasına şiddetle ihtiyacı vardır.

Birey, hiçbir zaman ve hiçbir toplumda dini, kültürel ve manevi değerlerini bir kenara bırakmamıştır; ancak bu değerler, güçlü bir moralite tanımı içerseler de etik bir kurgu ortaya koyamazlar. Öte yandan bu tip değerler, bireysel ve toplumsal davranışlarımız üzerine yargıda bulunurlar. Bu durum ahlak ile değerlerin içice geçmesi anlamına gelir. Ne var ki ahlak, bireysel ve toplumsal buyruklar içeren kendi özerk alanına sahiptir. Dolaysıyla ne ahlak değerlerden türetilebilir ne değerlere indirgenebilir ne de değerler ahlaki yapıdan türetilebilirler. Bu durum ister istemez ahlak ile değerlerin bir noktada çatışması anlamına gelir. Her birey toplum içerisinde kendi ontolojisini kurmak durumundadır ve bunun için öncelikle ‘moral değerlerini temellendireceği bir kaynağa ihtiyaç duyar. Fakat moral değerler yani kişisel ahlak anlayışı, toplumsal ahlakı yani etik değerleri biçimleme yeterliliğine sahip değildir. Çünkü birinin varlığı diğerinin varlığından bağımsızdır; daha doğrusu bağımsız olması gerekir. Bunun için yapılması gereken, etik değerleri kendi özerk alanı içinde tanımlamaktır.

Bireysel ahlak, ideolojiler tarafından kolayca ele geçirilebilir. Bunun sonucu, etik alanın yozlaşması ve çöküşü olacaktır. Çünkü bireyler, kolayca kendi çıkarlarını toplumsal çıkarların üstünde tutabilirler. Birey toplum içinde kendi bireyselliğini kazanamadığı, kendisine bu anlamda bir varlık kazandıramadığı, kendi becerileriyle bireyleşmesini sağlayamadığı takdirde, aidiyet duygusuyla hareket edecek, birlikte yaşayamamayı da kendi dışındaki nedenlere arayacaktır. Bireyleşme, kişinin kendi ontolojisini, toplumsal değerlerini, kendi nasıllarını etik temeli üzerine kurmasıdır. Birlikte yaşamayı bu koşullar dışında kurulmanın mümkün olmadığını düşünüyorum.