Hakikat, diyoruz, ama bu kelimeyle ne ifade ediyoruz? Aklımızda bir şey canlanıyor mu? Yoksa imgesiz, tahayyül edilemez bir kondisyona mı işaret ediyoruz? Bir umut, yeni bir duyarlılık mı? Veya her şeyin çıplaklaşacağı, olduğu gibi belireceği bir an mı? Hepsi belki de, ya da hiçbiri; ama yine de bu kelimeyi kullanarak bir şeyleri, üstü kapalı da olsa, ifade etmek niyetinde olduğumuz kesindir. “Hakikat” denir. “Ve onu arıyorum” diye eklenir. Ardından hemen, ama bulamayacağım onu, demek uygun düşer. Hakikat, bulunamazdır; aşkın olduğu ölçüde elde edilemezdir. Tam da elde edilemezliği, onu hakikat yapmış gibidir. Elde edilen, güç dahilinde olan, hakikat değildir. Bu anlamda hakikat, içkin bir süreçten çok, aşkın bir sona veya yeniden başlangıca işaret eder. Bu demek değildir ki öyle ya da böyle yeni bir başlangıç gelecektir, ama onu aramak da gerekir; bulamayacağımızı bilsek de. Hakikat, kendisini aramayana, bulunamayacağı gerçeğini de teslim etmez. Bu açıdan, onu aramak, onun bulunamayacağı gerçeğini her seferinde tekrardan teyit etmek demektir. Yani, hakikat, bir nevi erteleme gibi gözükür.

Nietzsche, hakikat söz konusu olduğunda, belki de kendisine gelinene dek gerçekleştirilmemiş bir sıçramayı gerçekleştirmiş; hiçbir felsefecinin kendisine gelene dek sorgulamadığı o müphem hakikatliliği sorgulamış; ve bunun altında, yine ve her seferinde, hakikatin kendisini değil, ama onun istencini, onu mümkün kılan istencin kendisini ve türlü veçhelerini görmüştür. Hakikat, Nietzsche’ye göre, bir istençten, bir şeyin istencinden daha fazlası değildir. Ve hep öyle olmuştur.

Hakikat, istendiği ölçüde, yaşama da dahildir; ona aşkın değildir. Ama, onu istemek ne ifade eder? Veya, içeriği gereği aşkın bir belirlenime sahip olan hakikat, içkin koşullarda nasıl bir etkiye, güce sahiptir, diye sormak gerekir. Nietzsche, tam da bu kanaldan hareket eder; hakikatin ne olduğunu sormaz, ama onun neden istendiğini, istendiğinde ne olduğunu sorar. Bilir ki, hakikatin ne olduğuna dair bir cevaba, cevap vermeye olan eğilim, tam da hakikatli olma iddiasının bir belirtisidir. Bu açıdan, Nietzsche, hakikatli olma iddiasında değildir. Hatta tam tersinedir. “İyinin ve Kötünün Ötesinde” adlı kitabının ilk sayfasında şöyle der: “Nedir aslında içimizde ‘hakikati’ isteyen? Gerçekte uzun süre oyalandık bu isteğin nedeni sorusunda, sonunda kalakaldık daha esaslı bir sorunun karşısında. Bu isteğin değerini sorduk. Varsayalım ki hakikati istiyoruz: neden daha çok istemiyoruz hakikat olmayanı? Ve belirsizliği? Hatta bilgisizliği? Hakikatin değeri problemi çıktı karşımıza; yoksa biz miydik bu problemin karşısına çıkan?”

Bir cevap olarak değil, ama bir soru olarak hakikat; işte, Nietzsche’nin formülü. Bu, ister istemez hakikat ile ilgili algıyı da ters yüz eder; ona müphem bir sorunun cevabı olarak değil, ama sorgulanacak bir şey olarak yaklaşmak, daha en baştan onun değerini sorgulamak vasıtasıyla değerini düşürür. Çünkü hakikat, sorgulanacak bir şey değil, tam da sorgunun yokluğunda kendisini haklı kılacak bir şey olarak belirir. Hakikatin değerini sorguluyorum, dendiğinde, başka bir hakikat anlayışı devreye sokulmaz, hakikatin, hakiki olma iddiasının dışına çıkılır; onun karşısında değil, ama ötesinde konumlanılır.

Peki, bu sorgunun kapsamı nedir? Bu sorgunun kapsamı ister istemez hayatın kendisidir. Hakikat, hayatın içinde belirir, ama onu aşmak ister. Bu hayatın, yaşamın, dünyanın olmadığı bir şeydir hakikat; yoksa ondan konuşmak da mümkün olmazdı. Ama yine de bir ideal olarak orada durur. Ve her zaman bir ideal olarak kalır. Nietzsche’nin yaptığı, bu idealin tastamam bir eleştirisidir. Deleuze’ün “Nietzsche ve Felsefe” adlı kitabında dediği gibi; “Nietzsche yanlış hakikat iddialarını eleştirmez, hakikatin kendisini ideal olarak eleştirir.”

Hakikat, bir istenç olarak bu dünyada beliriyorsa, demek ki bir kuvvete, yaşam içinde bir etkinlik alanına da sahiptir. Ama etkinlik alanı, içsel kuvveti, yaşamın olduğu şeyin yadsınmasına ve olmadığı şeyin yüceltilmesine karşılık gelir. Onun dışını, onun aşılmasını ima ettiği ölçüde, onun karşısına da çıkıverir. Nietzsche, bu istencin özünü en açık şekilde “Ahlakın Soykütüğü” adlı kitabında belirtir; “Başka bir dünyayı, başka bir yaşamı isteyen aslında daha derin bir şey istemektedir: “yaşama karşı yaşam.”

Hakikat, hakikatli olma istemi, tüm o doğruculuk, verili olarak kabul edilen tüm amaçlar, nihai doğru olarak beliren tüm hedeflerin kisvesi; Nietzsche için bir istençten, yaşama dahil olamamış, onu olumlayamamış, onunla durmaksızın çatışma halinde olan, ona olan bir zamanlarki sevgisinin karşılığını bulamamış, ama hiçbir zaman da bu sevginin kendisinde yeterli olduğunu kavrayamamış ve tam da bu nedenle onu hasetle ve haşinlikle erteleyen bir öznenin istencinden başka bir şey değildir. Yaşam, bu bağlamda, hakikatin yöneldiği değil, ama hakikatin eksenini belirleyendir. Hakikat istencinin kendisi dahi, yaşamın kendisine, kendisinden türeyen bir tepkiden fazlası değildir. Şöyle diyor Nietzsche “Şen Bilim” adlı kitabında; “Şimdiye dek tüm felsefe yapmalarda söz konusu olan ‘hakikat’ değil başka bir şeydi, diyelim ki sağlık, gelecek, büyüme, güç ve yaşam…”