Bu çok eski bir hikâyeydi, dünü anlamak için dünden önceki günlere gitmek, her gidilen yerden bir kayıp parça getirmek gerekiyordu. Gizli örgütlerin en eski biçimlerinden, Haşhaşilerden Jön Masonlara, Nizârîlerden İhvân-ı Sâfa’ya, Fütüvvet teşkilâtından tarîkatlere, oradan gizli cemiyetlere uzanırken adım başı misyoner faaliyetlerine rastlamak mümkündü. Sözde açık kapıların arkasında, kapalı ve karanlık işler çeviren misyonu gizli cemiyetlerin hesapları ise çok daha karmaşıktı. Yargılama değil, yüzleşmeydi; muhasebe değil, musahabeydi arzu ettiğim.

Tarihin karanlık dehlizlerine hapsedilmiş yol hikâyelerinin anlatılması gerekiyordu. Düne kadar orada olduklarından bile emin olmadığımız gizli kapıları bugün yeni bilgiler ışığında sonuna kadar aralamanın ve arkalarına bakmanın zamanı geldi. Haydi, şu yasak odaları açalım artık. Kapı arkalarında saklanan sahte dervişleri rahatsız etmenin tam sırası. Edebiyat tarihimizin, siyasi tarihimizin şekillenmesinde gizli cemiyetler ve cemaatler etkin rol almışlardır. Müslüman derviş kılığında, kâh âlim kâh hekim gibi görünerek kendilerini “Şeyh, Mirza, Hoca, Hacı Abdullah” gibi isimlerle tanıtan Şark casusları Arabistanlı Lawrenceler, kaleyi içten fethetmenin tüyolarını memleketlerine ileten, sözde oryantalist seyyahlardı. Özellikle Türkologların bu alandaki çifte mesaileri es geçilecek gibi değildi. Türk halk biliminin kurucularından Topal Derviş Armin Vambery, Macar Türkolog Janos Repiczky gibi isimler sadece türkoloji alanına hizmet etmediler.

Popülist yaklaşımlardan asla haz etmem. Aslında, kitabımı da baştan sona popüler yaklaşımı sorgulayan, bize farklı bakış açıları kazandırmayı hedefleyen bir anlayışla kaleme aldım, ancak içinde bulunduğumuz dönem garip bir şekilde asırlar öncesinin izdüşümü gibi. Kitabın zamanını manidar bulanlar olacaktır, ancak tarih sahiden tekerrürden ibaret. Algılarınızın ayarları ile oynamayı, geçmiş kabullerinizi ve yargılarınızı sorgulatmayı, hatta ezberinizi bozmayı niyet eden bir kitap Haşhaşîlerden Jön Masonlara. Hem tarih, hem edebiyat hem siyasi tarih meraklılarına hitap ediyor. Pek çok sırra kalem basarak okuyucuyu, Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesi’nden Bektaşi tekkelerine, oradan mason mabetlerine uzanan tehlikeli bir yolculuğa çıkarıyorum. “İslâm dünyasında kılık değiştirip gizlenmek için dervişlikten daha uygun bir karakter yoktur. Tüm mertebelerden, yaşlardan ve inançlardan insan derviş olabilir; mecliste gözden düşmüş bir soylu da derviş olabilir, toprak süremeyecek kadar tembel bir köylü de” diyen Sir Richard Burton, Karaçi’de tekris edilerek mason oluyor, Sind’de ise kadirî sufilerine katılıp 1851’de Mekke’ye hacca gidiyor. Bu coğrafya öteden beri ajanların ve gizli cemiyet mensuplarının çok rahat kamufle olup, gölge oyunu oynadıkları bir sahnedir.

19’uncu yüzyıl Osmanlı aydını biyolojik evrimini tamamlasa da ruhsal tekâmülünü tamamlayabileceği bir ortamda doğmaz. Batının felsefi, siyâsî, hatta edebî dünyasının geçmişine vakıf olamayışı, iskambilden temelsiz, taklidî bir kule yapmasına neden olur. Yeni Osmanlı ve Jön Türk hareketi mensuplarından hiçbiri bu yüzden özgün bir teori ya da ideoloji ortaya koyamamışlardır. Osmanlı’nın yaşadığı buhranlar, dünyanın o zamanki çalkantıları düşünülür ise bu gerçekle yüzleşmek daha az can yakıcı olabilir. Mason külliyatıyla beslenen Osmanlı aydın tipi metamorfozu tamamlayamaz, ne kendisine ne başkasına benzer. Avrupa’dan İstanbul’un baş ağrısını geçireceğini vehmeden, Paris’te kalıp komüncülerle savaşa katılan romantik maceracılara dönüşmeleri bu yüzden şaşırtıcı değildir. Dönüşmek istedikleri Batılı aydın tipinin geçmişine ait birikimlerine sahip olmadıklarından bu eksikliği ancak yüzeysel olarak kapatabilmişlerdir.

Siyasî ve edebi bir kavram olarak jönlüğün hakkını veren Avrupalı adaşlarından farklıdırlar. Osmanlı civanları devrim trenine geç kalmış jönlerdir. Adları yeni de olsa genç de olsa ihtilal için yaşlıdırlar. Bu yaşlı jönlerin istasyonlarında durup düne bakabiliriz. Siyasi tarihimizi ve edebiyatımızı yeni bir anlayışla kaleme almaya gayret ettim. Yaşamadığımız zamanı anlamak için, önce yaşadığımız zamana bakmamız gerekiyor. Derinleşmedikçe, adeta bir simulatörden düne bakmadıkça anlatılanlar hikayeden öteye geçmeyecek. Oysa tarih masal olamayacak kadar canlı ve klişeleri hiç sevmiyor. En uzun yüzyılın yaşlanmış gençleriydi onlar, hırslı ama saf. Ne kadar kahramandılar, ne kadar korkak, ne kadar birbirinin aynıydılar, ne kadar kimseye benzemez. Kişilikleri hakkında daima rivayet muhtelif olacak. Yine de dönemin şartları, ilgiler, ilişkiler, mecburiyetler ve ortam, bugün sahip olduğumuz bilgilerle yeniden gözden geçirilmeli. Aynanın ötesindeki yansımanın bize ne kadar benzediğini fark ettiğimizde daha objektif bir geçmiş algısı kazanacağız. Uzak geçmişe daha sağlıklı bakabilmenin yolu, empati durağından geçiyor ise, burada biraz durup soluklanmanın ne zararı olabilir?