Herkes Düşünür O Günü

Herkes düşünür o günü… Gerçek kadar ağırdır taşıması. Hayat kadar içinden çıkılmazdır yolları. Gelecekte muhakkak yaşanacaktır; sevdiğinin öleceği, takvim yapraklarında yazmayan o bilinmez günün geleceği. Ansızın sokulup işgal eder daha olmadan bağlı olduğunuz iskeleleri. Ölümü düşünmek saldırgan, yağmacı bir kavimdir okullarda okuyup bildiğin.

İnsan, ansızın içinde açılan, kapanamayacağını düşündüğü o boşluğa öylesine saplanır ki sevmekten ve sevilmekten kaçmak ister. Düşününce o günü, körebe oynamak gibi; görmemezlikten gelmeye çalışırsınız. Ve sebebiniz haklı. Haklı olmanıza, olmamıza rağmen bir acayip değil mi illa olacağı?

“Bu his, insanlar ve diğer canlıları ayıran temel duygu olabilir mi?” dersin. İçselleştirmemek, uzak durmak, sonunda sevmemeye, bağlanmamaya yemin etmeye gider sonu.

Kimse ile görüşmek istemez iken tüm dünyanın peşine düşeceğini, taziye cümleleri arasında kapana kısılacağını düşünür, tökezlersin. Bu sebep yüzünden hayatın çoklu ve dokunaçlı kollarından uzak durmak ister. Hayatın, sana hayatın bir sonu olduğunu hatırlatıp durur. Bir tür savunma mekanizması geliştirmiştir insan kayıpları adına. Tüm okunanlar, tüm düşünülenler, tüm tanınanlar bir sona vardığı için mi istediğimiz gibi, içimizden geldiği gibi sevemeyiz birbirimizi. Kimi ise, yaşamıştır böylesini, vakit daha erkenken, o yüzden kayıtsız bakar boşluklara, yüzleri görmekten kaçar, kalmaya çalışır her şeye karşı ve her şeyden gayrı.

Kendini ölüme alıştırmaya çabalamak nasıl bir yüktür? Neresinden tutup nasıl taşırsınız mesela? Çabalarsın ama tüm çabalar ve hatta hiçbir şey ölüm ile boy ölçüşemez. Ona ayar tutmaz. Ona el sürülemez. O ancak kalbin tartabileceği bir şeydir… Kalbe de ağır gelir. Akıl ise ermez. Sarılır unutkanlığına.

Ölülerimizin adı kimi zaman yalnızlık kimi zaman ise zamansızlığa terk edilmişliktir. “Nasıl bırakıp gitti?” oyar içimizi. “Şimdi nerede?” derken çıldıracakmış gibi oluruz. “Umarım iyi bir yerdedir” derken tahminlerimizi zorlarız. Biz inanmasak bile, onun için bir yer arzularız. Kayboluşumuzun duvarlara asılan resmi ilanlarıdır bu cümleler. Özlem içimize, hassasiyetlerimizi içeren mektubun üzerine, kuruyan ağzımızdan çıkan tükürükle kapatıldığı yere vurulmuş bir mühürdür. Bir tür sessizlikteki çığlıktır. Kalabalıkların arasında boşluklara bakıp geçmişin ile sohbet etmektir. Bir tür, gözlerle konuşmadır. Bir tür, kalabalıkların yalnızlığında içimize çarpan buz dağıdır.

Kendi ölümümüzden farklıdır bu tür kayıplar. Ayrıdır, çünkü geride kalınmıştır, gitmesine alışık olmadıklarımız adına nasıl karşılanacağı bilinemez, o acı ile yaşamanın, alışılan sıcaklık ve koku kaybının telafisi olup olmadığının ayırdına varmaktır. Telafisi yoktur. Alışkanlıktır bir tür. Ama, lanet olsun, severek yapılan bir alışkanlıktır. Sevdiğiniz için yaptığınız şeydir. Tekrar eden ve kendinizi her anlamda tam ve güvende hissettiğiniz durumdur. İskeleye atılan o halattır, sizi sevdiğiniz iskelede tutan dubadır. İskeleye aidiyetinizi kaybettiğiniz, açık denizlerde dalgalarla olduğunuzu fark ettiğiniz uyanıştır. Ölüm yakınlarınızda bir yere uğramıştır.

Hayat, her seferinde ve en çok ölüm vasıtasıyla tek başınalığımızı haykırır.

Kendi ölümünü de düşünür insan tabii ki. Kendi ölümünü karşılamak kolaydır diğerlerine göre. Nereden mi biliyorum? Ölmüşsündür sonuçta ve ölüm ölümden daha nasıl acıtabilir ki insanın canını? Bitkiler, böcekler ve hayvanlar ölüm öncesi ve esnasında aynı şeyleri duyumsarlar mı merak ediyorum? Ölümü öznesi olmak en kötü ihtimal sevdikleri ve sevenlerinden önce gitmektir oraya. Bir yer olması korkutur bu sefer de sizi. Geride kalanları düşünmeye başlayana kadar, ölüm bir rahatlama hali olabilir. Bir bebek olmak mümkün mü? Hayatın dokunaçlarına hiç temas etmeden, beraber yaşadıklarına temas edip iz bırakmadan, doğmak ve, gitmek? Var olup yok olmak. Sanmıyorum. Bir bebeğin hayvandan ne farkı var; sevgileri tamamen doğal, ağlamaları yalansız…

Belki de, sonuna vardığında, seni hiç unutmayanların vesilesiyle çok sevmektir geriye bırakılması gereken. Mirasımı açıklıyorum! Öldükten sonra bile insanlara dokunabilmek. Yüzlerde beliren, senden sonra tanıdıklarından onların tanıdıklarına geçebilen o gülümseme olabilmek. Akla giren sıcak, mis gibi bir koku gibi başka yüzler, gözler ve kalplerden yansıyana, gidenin ismini, cismini, hatlarını, düşüncelerinin yamaçlarını anlatabilmek. Tanıyamadığına üzülmek düşer. Evet! Yakaladınız beni, ölmüş ve elini sıkamadan sevdiklerim vardır benim. Tanımış olduğuna sevindiklerim. Yalan!; ölüm, insanları ayırmıyor.

Ölenler ancak, unutulurlarsa seslerini, düşüncelerini, isimlerini kaybediyor. Ölüm bile, herkesin düşündüğü o gün gelince yaşanır kılıyor insanı. Ölümün bana gülümsemesini isteyerek kalıyorum hayatta. Kimi tabutlar her zaman hüzün ile değil, dolu dolu yaşanmış, paylaşılmış bir hayata dair tanışıklığın, sevginin, onurun  memnuniyeti ile taşınır. Ölümden korkanlara inanmayın.

Ölüm bazı insanların ayak izlerini saklar, ölüm bazı zamanlar o gidenin ilhamını miras kılar. Bir insanı tanımadan sevebilir misiniz? Ölüm, bazen, düşünüldüğü gibi değil, ne tuhaf…

Yazar: Güney Güneyan

Gazeteci, muhabir, röportör, köşe yazarı, genel yayın yönetmeni ve yazar