Neydi aitlik, ait olmak; ona mı olunmalı, buna mı olunmalı veya bir başkasına mı olunmalı. İnsan insana ait olur muydu? İnsan, varlığını, yaşamını, düşlerini bir ötekinin, ait olduğunun yanına bağlar mıydı; birinin içindeki doldurulamayan eksikliği bir diğeri, tam da kapatılacak şekilde yaratılmışçasına, tam da onun yanında, onunla olmak için doğmuşçasına, tamamlar mıydı? “Sanki tüm hayatım boyunca yanlış melodiyle dans etmiş gibiyim.” demiş Nietzsche. Aidiyet, birine duyulan aitlik, doğru melodiyle dans gibidir, bazen birlikte oluşturulan sessizliğin yarattığı müzik, doğru yanlış her şeyin birbirinde oturmasıdır. Ben sana aitim, sen bana aitsin. Tek başınalığın verdiği korku belki hiçlik, bir başkasıyla yitirilmeye; yuvayı, insanın geldiği, geleceği noktayı, nedenleri bir insanda toplamaya çalışmak yine insanın kendinden kaçması için bir çıkış yolu, dayanaktır. “Hiçbir Yerden Gelmiyorum Kendimden Başka.”

Neydi aitlik, ait olmak; insanın bedeni, elleri, saçları, aynaya baktığında gördüğü yüzü, cinsiyeti insanın, kendi kendine ait olması mümkün müydü? İnsanın bedenine ait hissetmemesi; ruhunun yanlış yerde hapsolması, ben ve içimdeki ben birbiriyle örtüşmüyor tabirleri de aynı zamanda göstermez mi aidiyetsizliği? Kadın vücudunda bir erkek, erkek vücudunda bir kadın, cinsiyetsizliği arayan bir insan, cinsiyetini değiştiren bir insan… Aidiyet, kimliğini bilmektir, ne hissettiğini, neyi istediğini, nasıl yaşamak istediğini bilmektir. Ve bu bilinç doğrultusunda toplumun dogma kural ve kalıplarından ayrışıp ruhunda ve bedeninde özgür olmak, özgürce yaşamaktır. Bu aitliği insan kendi kendine bütünler, en önemlisi de kendi kendinin kabulüdür. Doğru yer, tam da olmak istediğim yer, tam da olunması gereken yer diye nitelendirebileceğimiz olgu bazen ‘tam da olmayı seçtiğim beden ve ben’in örtüşmesi şeklinde yorumlanabilir. Aitlik, insanın kendini benimseyişi, hiçbir etken altında kalmadan kendini buluşudur. “Hiçbir Yerden Gelmiyorum Kendimden Başka.”

Neydi aitlik, ait olmak; insan doğduğu topraklara mı aittir, yaşadığı topraklara mı yoksa gezip gördüğü, kaldığı topraklara mı? İnsan bir gruba mı aittir bir millete mi? Ülkesi tekrar ve tekrardan parçalanan, yaşadığı yer olarak göstereceği bir yer olmayan birinin veya Koreli doğma büyüme Kanadalı birinin aidiyetini ne üzerine seçmesi gerekir? Dil mi, din mi, ırk mı? Ne insanın insana benzeyişi ne de insanın insandan ayrılışı gösterir aidiyeti. İnsanın aidiyeti bulduğu yerdir aitliği. Sınıflandırmalar, önyargılar, ülke, köken belirleyemez; insanın, hangi insanlara, hangi topraklara ait olduğunu. Aidiyet elle gösterilebilecek somut bir olgu değildir, bir hissiyattır. Bazen kalıcı bazen geçicidir; bazen bir parçası olmak bazen de olmamaktır. “Hiçbir Yerden Gelmiyorum Kendimden Başka.”

Neydi aitlik, ait olmak; insan çocukluğuna mı aittir, geçmişine, acılarına, travmalarına; geleceğine mi aittir, hayallerine, yapacaklarına. Ev mi aile mi, bütün gün kendi aitliğinden kaçıp huzuru bulduğu insanlar mı yuva mı insanın yeri? Şu an mı, bir hatıra mı, bir şarkı mı, yitirilen bir insana tutunma mı? İnsan dünyaya aittir, tarihe aittir, aldığı izlere, bıraktığı izlere aittir; insan insana aittir, hayalindeki kendine aittir; o ana aittir. Çevresindekiler, objeler, yer, zaman, etrafındaki her şey insanın ait olması için kusursuzca ayarlanmışçasına bütünleşir insan o anla. Bazen o andan çok uzaktadır, varlığından, aitliğinden çok başkadır, yapayalnızdır. Neydi aitlik, ait olmak; kendiydi, duygularıydı, kendi kendinin aidiyetiydi: “Hiçbir Yerden Gelmiyorum Kendimden Başka.”