Her şey suda başlar, suda biter. Semen’den Yasemen’e düşen bir balıktır insanoğlu. Erkeğin özsuyundan kadının derinliklerine inen acemi bir balık. Su ve ses… Kâinat belki de bu iki sevgilinin oyun bahçesiydi; Su dişiydi, doğurgan, cömert ve yayılan. Ses erkekti; Buyurgan, ritmik ve sarmalayan. Su sese sarıldı, ses suda yankılandı. Bu kozmik sarmalda kainat yaratıldı. Annenin kalp atışı rahimdeki bebeğin nasıl ilk ninnisi ise, varoluşun fon müziği de suyun sesiydi. “Başlangıçta her şey ışıksız bir deniz gibiydi!” der kadim bir ilâhi. Işıksız, belki renksiz bir deniz, ama asla sessiz değil!

Bir yağmur damlası ya da dünyayı kasıp kavuran bir tufan, suya düşen, suda dönüşen, yaradılış ve yok oluşa ait bir ilk ve son ses imgesi olduğu muhakkak.

Hint mitlerinde su motifi, kainatın sırrını perdeler. Tanrı, varoluşun, Maya’nın peşinde olan bilgelere bu hikayelerde hep aynı talimatı verir: “Ötede suya dal! O zaman Maya’nın sırrına ereceksin.” Türk masallarında ebemkuşağı, alâim-i semâ ya da kavs-i kuzah denilen, altından geçen erkeği kadına, kadını erkeğe dönüştüren efsunlu gökkuşağı Hint masallarında yerini suya bırakır. Suya erkek bedeninde giren bilge kişi kız olarak çıkar ve o kızın kaderini yaşamaya başlar; evlenir, çocukları olur, başına felaketler gelir, yaşlanır. Tam son nefesini vermek üzereyken tanrı onu billûr bir gölde erkek bedeninde yeniden suyun üstüne çıkarır.

Yağmur sonrası çıkan gökkuşağı değişen havanın habercisidir. Su yine dönüştürücü işlevini yerine getirmiştir. Şamanist Türk kavimleri çocuğu olmayan kadınların kutlu sayılan bir pınar, bir su kenarında gecelediklerinde hamile kalacaklarına inanırlar. Su yaşamın kaynağı olduğu gibi pek çok inanışta yaratıcı gücün de simgesidir.

Ganj’ın sularında yıkanan Hindu, günahkâr doğduğuna inanılan Hristiyan bebek, abdest alan Müslüman su ile temizlenip arınır, kutsanır. Kur’an’da “Biz her şeyi sudan yarattık!” denir. Sadece bedeni değil, kalbi de temizleyen suyun her damlası rahmettir.

“Yağmur denizlerden çıkar, buharlaşarak göğe yükselir, bulutlarda tekrar yoğunlaşır ve sonunda asıl kaynağı ile birleşmek için yaygın kanaate göre saf bir istiridye tarafından gizemli bir inciye dönüştürülmek üzere tekrar denizlere döner.” diyen Annemaria Schimmel, müslüman inanışında Allah için “derya”, peygamber için “inci” imgesinin kabul gördüğünü söyler. Hindistan’daki müslüman geleneğe ait halk masallarında dünyanın kirli suyundan uzak duran bir kuştan bahseden Schimmel onu bir zâhide benzetir ve “Bu kuş, inciyle beslenen hâns, kuğu veya daha çok da iri erkek kaz şeklinde görünür!” der.

İlâhî Kazlar

Kuşlar, özellikle bu yazıya ilham veren “kazlar” farklı milletlerin birbirine hiç de yakın olmayan topraklarında sayısız yaradılış efsanesinde ya tanrıların yerine geçer ya da tanrılardan rol çalarlar. En kötü ihtimalle “yaradılış” sürecinin bir ucundan tutup kanatlandırırlar.

Eski Mısır inancına göre her şey Nil’in çamurlu sularından oluşmuştur. Su çekilince ortaya bir ada çıkar; adanın üstünde de bir yumurta… Zamanı dolunca yumurta çatlar ve içinden bir kaz çıkar. Hemen uçmaya başlayan bu kaz tanrı Ra’nın ilk şeklidir. Kazın uçması karanlığı yok ederek adaya yaşamı getirir. Sonra sırası ile diğer hayvanlar, bitkiler ve insanlar yaratılır.

Altay efsanesinde yerin yaratılışı şöyle anlatılır:

Dünya bir deniz idi, ne gök vardı, ne bir yer
uçsuz bucaksız, sonsuz, sular içindeydi her yer
tanrı Ülgen uçuyor, yoktu bir yer konacak
uçuyor, arıyordu bir katı yer, bir bucak
kutsal bir ilham ile nasılsa gönlü doldu
kayıptan gelen bir ses ona bir çare buldu.

Radloff’un derlediği Altay Yaratılış Destanı’nda da kazlar sahnededir: “Evvelce ancak su vardı; yer, gök, ay ve güneş yoktu. Tanrı ile bir kişi vardı. Bunlar kara kaz şekline girip su üzerinde uçuyorlardı. Tanrı hiçbir şey düşünmüyordu. Kişi, rüzgar çıkarıp suyu dalgalandırdı ve tanrının yüzüne su serpti. Bu kişi kendisinin tanrıdan büyük olduğunu sandı ve suyun içine dalıverdi. Su içinde boğulacak oldu; “Tanrı, bana yardım et!” diye bağırmaya başladı. Tanrı ‘yukarı çık!’ dedi, o da sudan çıkıverir. Tanrı şöyle buyurdu: “Sağlam bir taş olsun!” Suyun dibinden bir taş çıktı. Tanrı ile kişi taşın üzerine oturdular. Tanrı kişiye, “Suya dal, oradan toprak çıkar!” dedi. Kişi suyun dibinden toprak çıkarıp Tanrı’ya verdi. Tanrı bu toprağı suyun üzerine atarak “yer olsun!” dedi.”

Su ve yaradılışa ait güzel bir Hint efsanesinde bu defa Markandeya adında yaşlı bir bilgenin maceraları ve kâinatın sırrı adeta iç içe geçer. Markandeya ibadet amacı ile yaptığı gezilerin birinde tanrının yarı açık ağzından içeri düşer. Düştüğü yerde ilk gördüğü karanlık ve sonsuz bir okyanustur. Ne zaman gerçeği aramak için yola çıksa yarı uykudaki Tanrının ağzından rüya okyanusuna iner. Bilge bu kısır döngüyü, hayatının her aşamasında sürekli yaşar. En son düştüğü karanlık okyanusun ortasında ışık saçan bir çocuğun neşe içinde oynadığını görür. Yüzerek çocuğun yanına ulaşır, ilahi çocuk kılığındaki tanrı onunla konuşmaya başlar. O suların efendisi tanrı Vişnu’dur, Markandeya’ya zıtların temelde tek bir öz olduğunu anlattıktan sonra onu tekrar yutar.

Ölümsüz Yabankazının Şarkısı

“Bu kez bilgenin yüreği uhrevi saadetle öylesine doluydu ki, daha fazla dolaşmak yerine tenha bir köşede dinlenmek istedi. Burada tek başına sessizlik içinde kaldı ve ‘Ölümsüz Yabankazının Şarkısı’nı neşeyle dinledi. Başlangıçta zor işititebilen, gizli, yine de içeriye ve dışarıya yayılan Tanrı’nın yaşam soluğunun evrensel ezgisi. Markandeya’nın duyduğu şarkı şuydu:

Güneş ve ay gözden kaybolduğunda
büründüm pek çok biçime
yüzerim suların engin genişliğinde
zarif hareketlerle
ben Yabankazıyım
ben Tanrıyım
özümden meydana getiririm evreni
ve yaşarım
onu sonu erdiren zaman döngüsünde.

Tanrı, Brahma Hindu mitolojisinde “yabankazı” simgesi ile ilişkilendirilmiştir. Heinrich Zimmer binek hayvanı olarak kullanılan hayvan tezahürlerinin, ilâhî bireylerin maskeleri olduğunu belirterek, Brahma’nın bir yabankazına binerek gökyüzünde süzüldüğünü anlatır. Ona göre kozmik yabankazı figürü ile birlikte bu şarkı tanrı tarafından Aziz Markadenya’ya yapılan bir dizi arketipal ifşaatın sonuncusudur. ‘Yabankazı’, kusursuz Ruhanilik aracılığı ile ulaşılan mutlak özgürlüğün simgesidir. Yeniden doğum esaretinden kurtulan hindu çilecinin ulaşabileceği önemli bir makam ise yabankazı  ya da en yüce yabankazı mertebesidir. Yabankazı, suyun üstünde yüzebilir, ama suya bağımlı değildir. Gökyüzünde kanat çırparken de yeryüzünde olduğu kadar rahattır. Karada, havada ve suda yaşayabilir, hiçbir yere bağlı olmadığı, farklı dünyalar arasında gidip gelebildiği için özgürdür. “Makrokozmik yabankazı, evrenin bedenindeki ilâhi benlik kendisini bir şarkı aracılığı ile açığa vurur. Soluğunun ritmini alıştırmalar aracılığı ile denetlediği zaman Hintli yoginin işittiği soluk alıp verme ezgisi, içsel yabankazının bir tezahürü olarak kabul edilir.” diyen Zimmer, yabankazının çıkardığı sesin ilâhi bir duaya adeta zikre dönüştüğünü fark edecektir. Yabankazı soluk alırken “ham” verirken “sa” sesi çıkarır. Dolayısı ile onun adı aralıksız söylendiği zaman çıkan “ham-sa ham-sa” sesi ile kutsal varlık kendini ifşa eder. Yabankazının şarkısının açıklayacağı son bir sır daha vardır; “ham-sa ham-sa” diye şarkı söyleyen kaz aynı zamanda ”sa-ham sa-ham” da demektedir. “Sa” bu, “ham” ise ben anlamına gelir, buradan alınacak ders, “Bu Benimdir.” Ben, yani sınırlı olan bir bilince sahip, yanılgılara boğulmuş, Maya’nın büyüsü altındaki insansal birey, gerçek ve temel bir biçimde sınırsız bilinç ve varoluşa sahip olan Bu ya da O’yum, yani Atman’ım, Benlik’im, En Yüce Varlık’ım. Ben Özgür ve İlahi olan O’yum. İşte soluk alıp vermenin her anında insana verilen soluğun içinde ikâmet ettiği O’nun ilahi doğasını hissettiren budur. Bu şarkı ile Markadenya’nın neyin gerçek olduğuna ilişkin soruları sona erdi. Tanrı ’Büründüm pek çok biçime.

Leda’nın Yumurtaları

Homeros İlyada’sında İda Dağı’dan ‘bol pınarlı vahşi hayvanlar anası’ diye bahseder. Yunan mitolojisine göre başlangıçta dünyaya ölümsüzlük suyu döken tanrı kaz figürü ile gösterilir. Aşıkların buluşma yeri diye anılan Kaz Dağları, diğer adı ile “İda” yüce dağ, ulu dağ anlamını taşır. Zeus’un Truva savaşlarını izlemek için İda’ya yerleştiği, kuğu kılığına girerek Isparta Kralı Tyndaros’un karısı Leda ile birlikte olduğu bu dağlarda anlatılır durur. Bu birliktelikten Leda’nın iki ikiz çocuğu olur. Bir kuş değil kadın olduğu halde Leda’nın çocuklarının yumurtadan çıktığına inanılması ve kuğu kılığına bürünen Zeus olduğu hâlde, Leda’nın kuğu biçiminde anılması mitin sembollerinin zaman içinde değişikliğe uğradığını gösterir. Sıradan insan olan Leda, ilâhî güçler sayesinde yarı tanrı yarı insan çocuklar dünyaya getirir. Leda’nın yumurtalarından kastedilen, bugün kullandığımız mânâda iki ayrı çift yumurta ikizi olan dört çocuğudur; ikiz kızlar Helene’yle kızkardeşi Klytaimestra, ikiz oğlanlar Kastor ile Pollux… Yumurtlayan kuşlar ve bu yumurtalardan çıkan yavrular, kadının doğum yapmasındaki ilâhî mucizeyi ve ana tanrıça kültünü hatırlatıyor.

Dünyanın ilk güzellik yarışmasının burada yapıldığına, Paris’in küçük bir bebekken buraya bırakıldığına inanılır. Kaz Dağları’nın yakışıklı çobanı Paris, peri kızına burada aşık olup evlenir, üzerinde “en güzele” yazan altın elmayı aşk tanrıçası Afrodit’e burada verir. Afrodit Paris’e ödül olarak en az kendisi kadar güzel olan Helena’nın aşkını sunar. Güzel Helena, kuğu kılığına girip Leda ile birlikte olan Zeus’un kızıdır. Kaz çobanları, kaz kılığında tanrılar, kazlarla akrabalık kuran insanlar. Kaz Dağı’nın her köşesi dünden bugüne kaz teleklerinin uçuştuğu mitler ve efsanelerle dolu.

Göğün 17. Katına Yolculuk

“Önce her taraf su idi. Tanrı suya ak bir kuğu kuşu göndererek bir gaga dolusu su getirmesini emretti. Fakat suya daldığında kuğunun gagasına bir toprak yapışmış olduğundan kuğu bunu üfleyerek fırlattı.” Lebed Tatarlarında olduğu gibi bazı inanışlarda Tanrı kuş değildir, ama yaradılışa yardımcı olan, işin içine karışan kaz, yaban ördeği veya kuğu mutlaka ilâhî bir kuş bulunur.

Türklerin eski dini olan şaman inancına göre de Tanrı Kara Han beyaz bir kazdır. Zamanı simgeleyen sonsuz suyun üstünde uçup durur. Şaman rahipler Tanrı Ülgen’e ulaşmak istediklerinde Ak elçilerin bulunduğu beşinci kata çıkıp dertlerini anlatmak zorundadırlar. Dileklerini iletip yeryüzüne dönecekleri zaman yolculuklarını kazlara binerek tamamlayabilirler. Yabankazları gerçek hayatta sırtlarında insan taşıyamazlar, ama gökyüzünün en yüksek noktalarına kadar uçabilirler. Tanrının on yedinci katta olduğuna inanılan şaman inancına göre bu kadar yükseğe gidip gelebilmek için en uygun kuşu seçtikleri muhakkak. Kuş bilimciler ‘Dağ kazı’ olarak bilinen çizgi kafalı kazın, Himalayalar ve Everest’te dokuz bin metre uçarken görüldüğünü söylerler. Bu yükseklikte insan nefes alamazken ancak vücudundaki yüksekliklere uyum sağlayan hemoglobin sayesinde bu kaz türü oksijen eksikliğine rağmen hayatta kalması gerçek bir mucize.

Farklı inanışlarda yalnızca tanrı değil, başka ilâhî varlıklar da kuş-kaz şekline bürünür. Bazı meleklerin ve özel insanların ihtiyaç duyduklarında kuş olup uçtuklarına inanılır. Kılık değiştirmek, kuş formuna girmek tasavvufta velilik, evliyalık belirtisidir. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi’nde “İslâm dininin başlangıçta kalabalık Türk boyları arasında hızla yayılmasında önemli rol oynamış olan dervişlerin “donuna girmek” “kıyafetine girmek” gibi deyimlerle çeşitli kuş şekline geçtiği, öyle ki bazen bu işin tasavvuf ile bağdaştırılarak ‘mânâ aleminden velayet ile’ gibi bir sebep bile edindiği görülmektedir.” diye yazar.