Hırs, garip bir şekilde, çoğu zaman çalışkanlıkla bir tutulur. Bir tür gayret etme, fazlasıyla gayret etme olarak görülür. Bir kişi hırslı ise, çalışkan olmalıdır. Bir amacı vardır, onun uğrunda çalışır, didinir, gayretinde bir devamlılık sağlar. Bütün bunlar, bir noktaya kadar kuşkusuz doğrudur. Ama hırs söz konusu olduğunda, basitçe, yalnızca çalışmak veyahut çok çalışmak söz konusu değildir. Evet, hırslı bir insanın çalıştığı bilinir, ama çalışıyor olduğu şeyin niteliğinin ne olduğu ve nasıl geliştiği pek de tartışılmaz. Hırs, sanki yalnızca edimsel bir boyutu varmış gibi izole edilir. Ama hırsın doğası, kanımca, çalışkanlıkta, iş yapabilme kabiliyetinde ya da bütün bunların bir devamlılığında yatmıyor.

Bir kere, hırs, her şeyden önce verili bir rekabeti varsayar. Bir rakip olmalıdır, ki hırslı olunsun. Burada hemen, insan kendi kendiyle de rekabet edebilir, denecektir. Ama biz, belli ki, buna hırs demiyoruz. Kendi kendimizi, kendi eylemliliğimizi ve bu eylemliliğin sonuçlarını temel aldığımız bir hırs kavramı, daha en baştan kendisini olumsuzlama işlevi gösteriyor.

Eğer kendi kendimizle rekabet halinde isek, ki buradaki rekabet kelimesinin fazlasıyla sembolik kullanıldığı da açıktır, kendi gelişim sürecimizin bir anını bir başka anı ile karşılaştırıyoruz demektir. Ama sürecin her iki kısmında da yaratıcı ve kurucu özne bizizdir. Yani, belirli bir sürecin sonunda ortaya çıkmış ürün ve sürecin ta kendisi, bizim sayemizde vuku bulmuştur. Burada, olsa olsa, kendi kendi bir referans alma, kendi gelişim sürecini bir kayda geçirme ve daha fazlasını yapabilmeye dair bir itki ve arzu söz konusudur. Buna, çalışkanlık ile bezenmiş bir tür üretkenlik diyeceğim.

Bir diğer itiraz ise şu olabilir; insan öyle ya da böyle eylemlerini diğerlerini temel alarak gerçekleştirir ve bu nedenle de hırstan azade bir eylemlilik düşünülemez. Bunun kısmen doğru olduğunu düşünüyorum. Tabii ki her insan varoluşunda bir bakıma ortak var olur. İnsanlardan etkilenir ve onlara etki eder. Ama bu etki etmeyi veya etki etmeye dair bir isteği, etkilemek ile karıştırmamak lazım. İnsan, tabii ki gerçekleştirdiği şeylerin bir yararının olmasını, çevresine bir etki edebilmesini ister. Ama bunu bencilce değil, her yaptığı şeyin özünde kaçınılmaz olarak bu eğilim olduğu için ister.

Etki etmek, etki edebilme gücümüzü ve sınırlarımızı genişletmek, bu anlamda, her zaman bir bütünlüğe katkı sağlamaktır. Yoksa, izole bir topluluğa veya, daha da kötüsü, yalnızca bir kişiye, kendimize fayda sağlamak değildir. Hırs ise, tüm bunlardan alabildiğine uzak, hatta tam tersi bir duygu yoğunluğu gibi gözüküyor.

Hırsın çalışkanlık ile çoğu zaman bir tutulmasının nedeni, genelde çalışkanlığın kendiliğinden bir erdem olarak görülmesidir. Yani, ne üzerine çalışıldığı pek de düşünülmez veya tartışılmaz. Bu, çalışkanlığı olabildiğince sığ ve tek boyutlu bir noktadan ele almaktır. İşte, hırs, tam da bu noktada çalışkanlıkla eş anlamlı hâle gelir. Çalışma faaliyetinin içsel dinamikleri ve işlevi düşünülmediğinden, ancak niceliksel bir açıdan anlaşılabilir kılınır. Bu örnekte, çok çalışan kişi hırslı, az çalışan veya hiç çalışmayan ise hırssız olur. Bu açıdan hırs, çalışmanın niceliği ile doğrudan bağlantılıdır. Ama hırsı açımlamak için yalnızca bu da yeterli olmaz.

Hırs, bir kavram olarak, çalışkanlığı ve çalışkanlığın belirli bir başarı getirmesini yankılar. Bir insan çok çalışabilir, ama çalıştığı konuda başarısız da olabilir. Bu, hırsın bir hâlidir. Bu anlamda hırs, yalnızca çalışmaktır. Bir de çalışmanın meyvelerinin alındığı, yani başarılı olunduğu zaman elde edilen bir hırslı olma hâli vardır, ki bu ilkiyle doğrudan bağlantılıdır. İlkinin bir bakıma nihayetine ermiş hâlidir.

Öyleyse, hırs, bir yandan çalışmaya, bir yandan da çalışmanın sonucunda elde edilen bir tür başarıya işaret ediyor gibi gözüküyor. Ama hâlâ daha çalışmak faaliyetinden ayrılabilmiş değil. Ve, kanımca, ayrılamaz da. Çünkü hırsın nüvesi, basitçe, çalışmak değil. Ama, dediğim gibi, çalışmanın bir rekabet içerisinde gerçekleştirilmesi.

Hırs, yalnızca çalışmanın sonucunda elde edilen bir başarıdan ibaret olsaydı, her başarılı olan kişiye hırslı dememiz gerekirdi. Ama demiyoruz. Bir konuda başarılı olmak, hırslı olmayı da beraberinde getirmiyor gibi gözüküyor. Ve hırslı olmak da, bir o kadar başarılı olmayı sağlamıyor. Hırs, başarıda değil, ama başarılı olma iddiasında nüvesini buluyor. Bu, yani başarılı olma iddiası, doğal olarak belirli bir başarı idealini veya öznesini de gerektiriyor.

Başarı, kendi kendimizi baz alarak, kendi eylemlerimizi ve gelişimimizi göz önünde bulundurarak anladığımız ve kavradığımız bir şey olmaktan çıkıp; bir diğerinin, bir ötekinin eylemlerine ve gerçekleştirdiklerine göre belirlenmeye başlıyor. Hırsın, bu anlamda, rekabetten ayrılması da imkansızdır. Çünkü başarı, bu örnekte, belirli bir filtreye göre şekillenir. Bir veya birçok başkasının eylemlerini göz önünde bulundurarak başarıyı veya başarısızlığı ölçüyoruz.

Kendimizi, onlarla kıyaslıyoruz, onları bir rakip olarak görüyoruz. Dolayısıyla, eğer rakipsek, bir ortak arzumuzun da olması lazım, yoksa rakip olamayız. Yani, hırs, yukarıda da belirttiğim üzere, kendi kendimizi baz alarak eylemlerimizi düzenlemenin ve gerçekleştirmenin tam aksi gibi gözüküyor. Sınırımızı, bir ötekinin daha öncesinde çektiği veyahut öteki ya da ötekilerin bizden memnuniyet duyduğu noktaya çekiyoruz. Yani, kendimizi bir başkası üzerinden kurguluyoruz. Amaç ise, kurgulanan şeyin ta kendisi, yani kıstas alınacak bir kişi olmak gibi gözüküyor. Daha ötesi değil.

Eğer tersi olsaydı, yani yalnızca kendimizi ve herhangi bir konudaki gelişim sürecimizi etkilenimlerimiz ve bu doğrultudaki eylemlerimiz ile ele alıyor olsaydık, hiçbir sınırın olmadığını da görürdük, diye düşünüyorum. Sanıyorum ki hırs, biraz da bu sonsuzluğun ve sınırsızlığın baş dönmesine dayanamamaktan dolayı baş gösteriyor.

Başarının ne olduğu konusunda fazlasıyla eminiz. Ve bu nedenle de onu elde etme konusunda fazlasıyla hararetliyiz. Yani, kısaca, hırslıyız. Hırs söz konusu olduğunda, bizden çok, ötekiler var. Ya da, ancak ve ancak öteki veya ötekiler dolayımında gerçekleşmesi mümkün bir ben var. Onun ise ne kadar bir ben olduğu su götürür.