İçgüdünün Diğer Nesillere DNA ile Aktarılması

Neden bazı şeyleri otomatik olarak yapıyor, korkuyor veya seviyoruz? Bilimsel olarak bakarsak, bu yazıda da göreceğiniz gibi daha önceden yaşamış olan atalarımızdan bize geçmiş olan genetik bir çok şey, bizim kimliğimizi oluşturuyor. Bazı dini inançlar ise buna, “Önceki hayatlarınızdan kalma kaydolmuş anılar ve travmalar” diyor.

Bütün canlılar için biyolojik olarak iki amaç vardır: Hayatta kalmak ve üremek. Bu, hiçte  kolay bir görev değildir, birçok yazımızda değindiğimiz, seçilim mekanizmalarına karşı mücadele etmeyi gerektirir. Üstelik doğanın şartlarından ötürü, bu mücadele, en az enerji harcayacak şekilde yapılmalıdır. İşte bu yüzden genler, canlıların davranışlarını belirleyici bir rol üstlenmektedir. Bir davranışı genetik taban ile sınırlandırmanın artıları ve eksileri vardır. En büyük artısı, enerji bakımından çok ciddi bir fayda sağlamasıdır, çünkü ne olursa olsun o davranışın sergilenmesi hedeflenir. En büyük eksisi ise, alışık olunmayan ya da seçilim süreci boyunca genlerin tepki vermek üzere özelleşmediği durumlarda, canlıya dezavantaj sağlayabilecek davranışların uygulanmasıdır. Yani içgüdüsel davranışlar, sabittirler ve çevreden çok az etkilenmeye meyillidirler.

Evrimsel süreç, buna da bir çözüm bulabilmiştir. Farklı durumlarda farklı içgüdüsel davranışlar sergileme yoluna gidilmiş, böylece farklı durumlar karşısında en doğru tepkiyi verebilenlerin hayatta kalmasıyla, ortama en adaptif durumlara ulaşılabilmiştir.

İçgüdüsel davranışlar dendiğinde, akla sadece otomatiğe bağlanmış davranışlar gelmemelidir. Çünkü içgüdüsel davranışların tetikleyicisi kimi zaman algısal/düşünsel zeka olabilir. Yani bir canlı, algısal zekasını kullanarak bir karara varabilir ve bu kararın sonucu, içgüdüsel bir davranış olabilir. Tam da mantıklı olacak şekilde, içgüdüsel davranışların büyük bir kısmının, düşünsel zeka ile tetiklendiği keşfedilmiştir. Meşhur bir örnek olarak, yumurtadan çıkan Caretta caretta türü kaplumbağaların denize gitme içgüdüsü verilebilir. Bu içgüdü, evrimsel süreçte kazanılmıştır. Ancak bu içgüdünün tetikleyicisi, her içgüdüsel durumda olduğu gibi, duyu organlarından alınan bilginin biyokimyasal süreçlerle işlenmesi sonucu üretilen tepkidir. Yani yavru yumurtadan çıkar, denizin kokusunu alır, ay ışığının yarattığı yakamozu görür ve bu bilgiler beynindeki hücreleri etkiler, bu etki sonucunda DNA’nın farklı bölgeleri okunur ve bu sebeple içgüdüsel denize yönelme davranışı görülür.

Kimi zaman ise içgüdüler düşünsel zekaya dayalı olmadan, çevresel faktörlerle tetiklenmektedir. Örneğin; bazı yetişkin, dişi martı türlerinin gagalarında kırmızı bir nokta bulunur. Yavrular, bu noktayı gagalarlar ve bu gagalama, annenin beynini uyararak midesinde sakladığı yiyecekleri dışarı çıkarmasına ve yavrusuna yedirmesine yarar. Yavrular, bu gagalamayı düşünerek yapmazlar, beyinlerindeki biyokimyasal tepkimeler, kırmızı noktayı gördükleri anda bu şekilde bir davranış göstermesine sebep olur. Yapılan deneylerde, anne gagası olmamasına rağmen, herhangi bir cismin üzerindeki benzer kırmızı noktaları da gagaladıkları ortaya çıkarılmıştır.

Atlanta’daki Emory Tıp Fakültesi’nde yapılan yeni bir araştırma, DNA’da oluşan kimyasal değişimler yolu ile bazı bilgilerin biyolojik olarak aktarılabilmesinin imkanı olduğunu göstermektedir. Yapılan testler süresince denek olarak kullanılan fareler bir sonraki nesle, edindikleri travmatik ya da stresli deneyimlerini aktardıklarını göstermiştir. Dolayısıyla her içgüdünün arkasında fizyolojik bir sebep vardır ve bu sebep, deneysel metotlarla ortaya çıkarılabilir. İçgüdüler, genel olarak karşımıza Sabit Hareket Desenleri olarak çıkmaktadır. Sabit Hareket Desenleri, belirli durumlar karşısında gösterilen belirli davranışlar zinciridir. Bu, içgüdünün bir diğer tanımı olarak görülebilir. Örneğin kuşların çiftleşme mevsimlerinde yaptıkları danslar, her zaman aynı şekilde yapılmaktadır ve tamamen sabit hareketler zinciri şeklindedir. İşte bu bir Sabit Hareket Deseni’dir ve bu hareketlerin oluş sırası, genetik kaynaklarla belirlenmektedir. Bunun getirdiği avantaj, yukarıda belirttiğimiz gibi tek bir genetik materyal üzerinden, biyolojik amaçlardan biri olan üremenin başarısının maksimuma çıkarılabilmesidir. Dediğim gibi bunlar, Evrim Mekanizmaları’na tabi davranışlardır; örneğin dişilerin en beğendiği hareketler zincirine sahip bireyler avantajlı olacaklardır.

İşte bu mekanizmalar sonucunda içgüdüler popülasyon içerisinde sabitlenirler ve yavruların büyük bir kısmı doğuştan itibaren bazı davranışları sabit olarak gösterirken, yetişkinlerin de büyük bir kısmı ömürleri boyunca farklı durumlar karşısında farklı sabit davranışları gösterebilmektedir. Çevre koşulları sabit tutulduğu sürece, bu davranışı sergileyemeyenler eleneceği için, canlıya avantaj sağlayan içgüdülerin, daha doğrusu bu içgüdülere sebep olan genetik materyalin seçilimi, evrime sebep olmaktadır. Yapılan deneylerden birinde, örnek vermek gerekirse, denek olarak kullanılan farelere ne zaman gül kokusu koklatılsa, hemen sonrasında şok verilerek acı çektirilir. Bu birkaç kez tekrar edildikten sonra, fareler artık otomatik olarak ne zaman gül kokusu alsalar, şok verilmese bile korkmaya ve kaçışmaya başlarlar. Çünkü acı çekeceklerini düşünürler. Bu kabul edilebilir, ancak bu deneylerin sonunda görüldü ki, bu farelerden doğan yeri fareler, onlara hiç gül kokusu koklatılıp şok verilmediği halde, gül kokusu kokladıkları zaman korkmaya ve paniklemeye başlamıştır. Bu çok basitçe, atadan gelen bir çok şeyin sizin bünyenize kazındığını ve hareketlerinizde etkili olduğunu gösterir.

Emory Üniversitesi Psikiyatri Bölümü’nden Dr.Brian Dias’a göre; “Dönüşümsel bakış açısından, bizim sonuçlarımız ebeveynlerin deneyimlerinin, sonradan gelen nesillerin, hatta hamile kalmadan önce, sinir sistemlerindeki hem yapıyı hem de fonksiyonlu önemli derecede etkilediğini anlamamızı sağlıyor. Bunun gibi bir fenomen, fobiler, endişe, ve post-travmatik stress bozuklukları gibi nöropsikiyatrik rahatsızlıkların etiyoloji-nedenbilim ve potansiyel aktarım riskine katkıda bulunabilir.” Bu deneyimlerin beyinden genoma bir şekilde aktarıldığı, ve daha sonraki nesillere geçtiği gözükmektedir. Araştırmacılar, daha sonraki çalışmalarında öncelik ile DNA’daki bilginin nasıl depolandığını anlamaya yer vermeyi umut ediyorlar.

Londra Üniversitesi’nden çocuk genetisyeni Profesör Marcus Pembrey, bu çalışmanın hafızanın biyolojik aktarımı için inandırıcı bir kanıt sunduğunu ifade ediyor ve şunu söylüyor: “Bu çalışma, fobiler, endişe, post travmatik stres bozuklukları ve ataların deneyimlerin yer aldığı hafızasının bir sonraki nesile aktarılması ile oldukça ilgili bünyesel ve esaslı bir korkunçluğa işaret ediyor” Ardından ekliyor: “Halk sağlığı araştırmacılarının insan kuşaklararası tepkileri ciddiye almalarının tam zamanı. Genel anlamada çok kuşaklı, çok aşamalı yaklaşım olmadan nöropsikiyatrik rahatsızlıkları ya da obeziteyi, şeker hastalığını ve metabolik bozuklukları anlayamayacağımızı düşünüyorum.”

Cambridge Babraham Enstitüsü’nden Epigenetik Bölüm Başkanı Profesör Wolf Reik, bunun gibi sonuçların insanlara uygulanması için daha ileri çalışmalar yapılması gerektiğini şu şekilde ifade ediyor: “Epigenetiğin aracılık ettiği kuşaklararası mirasın mevcut olduğunu gösteren bu tarz sonuçlar ümit verici ve heveslendiricidir. Ancak, bu bulguların insanlar üzerindeki etkisini ortaya koymak için daha dikkatli mekaniksel hayvan model çalışmaları yapılmalıdır. Bizim bulgularımız davranışsal, nöroanatomiksel ve epigenetik seviyede çevresel bilginin nasıl kuşaklararası aktarıldığını işaret eden bir çatı oluşturuyor.”

DNA, atalarımızdan bize aktarılan genlerdeki sipiritüel ve mistik hafızayı taşıyor olabilir mi? Sipiritüel evrim genetik dizim içerisinde bozulup, bir sonraki nesle taşınıyor mu? İşte, bu sorulara cevap verecek bilimsel bir taslağa artık sahibiz. Tüm bunlar ele alındığında, insanın diğer hayvanlardan hiçbir farkı olmadığı kolayca görülebilir. Her hayvanın davranışları, içgüdüler ile düşünsel zekaya dayalı davranışların bir karışımıdır. Canlılar; öğrenirler, hatırlarlar, bilirler ve uygularlar. Bunu, zekaları dahilinde yaparlar. İnsan bu konuda diğer canlılardan birkaç adım öndedir. Bu da ona birçok avantaj sağlamaktadır. Bu evrimin yan etkilerinden biri, davranışlardaki karmaşıklaşmadır. Ancak Evrimsel Biyoloji ve davranış bilimleri sayesinde, hayvanların davranışları çözüldükçe, insanların karmaşık davranışlarının kökenleri ortaya çıkarılabilmekte ve bilim kararlı adımlarla gerçeklerin üzerine yürümeye devam edebilmektedir.

Peki, ya bilimin çok ilerlediğini ve bir gün bir kişinin hatıralarına kadar bir çok şeyi bilinçli olarak aktardığınızı düşünseniz? Bu tabi ki  size bilimkurgu gibi gelecektir ama eğer ileride fiziksel açıdan gelişmiş bir robot yaparsak ve bu robota yapay bir beyin eklersek ve ona içgüdüler eklersek sizce neler olur?

Yazar: Diamond Tema