“…Ancak bütün dünya benden başka türlü düşünüyor. Bir fizyolog böyle bir değer karşıtlığından kuşku duymaz. Nitekim organizma içinde en önemsiz bir bölüm kendini korumayı, güç pekiştirmesini, bütünlemesini, kendi benciliğini kat’i surette sürdürmede biraz şaştı mı organizmanın bütünü yozlaşır. Fizyolog yozlaşan bölümün kesilip atılmasını ister. Yozlaşma ile dayanışma diye bir olay tanımaz; ona acımayı da düşünmez bile. Oysa papazın istediği, bütünün, insanlığın yozlaşmasıdır. Bu yüzden yozlaşmışı saklar. Bunun karşılığında egemenliği altına alır onu…”

Kendini koruma, başka söyleyişiyle gövdenin yaşam gücünü arttırma çabası engellenirse -kansız bir ideal: gövdeyi küçümseme, ruhun kutsanması, bunlar yozlaşmaya yol açmak değil de nedir?- Dengeyi yitirme, doğal güdüleme karşı direnme, bir sözcükle “şimdiye değin töre buydu…’’ diyor Nietzsche, Tan Kızıllığı’nda, ahlaksal önyargılar üzerine düşüncelerini bildirirken.

Kitle ya da yığın, çeşitli hatalı konseptlerin etrafında halkalar oluşturmuş kalabalıklar yozluk dereceleri değişse de birbirini besleyen geçirgen zarlarda eylem halindeki iskelet istifleri; kelimesi her ne ise kendileri seni ve beni de kapsayan güçten düşmekte olan bir gövde; benim gördüğüm budur. Az zaman öncesine değin iyileşmenin bireysel bir çaba ile gerçekleşip bulaşıcı bir hal alacağına inanç besliyordum. Beni hareket sahibi yapan bu inancın bir inanış olduğunu kavramakla başladı her şey. Gerçekçilik bağlamında değerlendirildiğinde ise şimdiki umutsuzluğumun anlayışla karşılanacağını düşünüyorum.
Ferah-ı münezzeh duyacağımız günler silsilesini geçtim, bu bilinç mümkün oldukça bu yozlaşmadan uzaklaşıp sakinleşeceğimiz ufak tefek anların bile yaşanabileceğini zannetmiyorum. Ancak kafamızı öne arkaya attıkça, onun içini oyan çok çıkıntılı çakıl taşının nasıl acıttığı ile ilgili çığlıklar duymaktan da sıkıldıysak artık ne yapacağız?

Başkalarının başkaları olduğunu kavrayan her iki ayaklı cehennem için vadedilmiş kutsal bir okyanus var mıdır? Yoksa sınıf mücadelesinin yahut doğal seçilimin veya henüz adı konmamış bir çatışma halinin sürekli acı doğuran deviniminin içinde eriyip giderken, bundan şikayet etmemeli miyiz? Ne yaparsak yapalım hiçbir şeyin değişmeyeceği düşüncesinin değişmeyeceğini, kumdan kalelerimizin üzerimize yıkılacağını adımız gibi bilsek de öylece beklemeli miyiz? Yoksa tüm bu ümit yoksunluğuna rağmen bir şekilde örgütlenmeli miyiz?

Örgütlenmemiş bir kitle McDougall’a göre son derece çabuk köpürür. İçtepileriyle davranır. Tutkuludur. Bocalamalar içinde çalkalanıp durur, bir tutarsızlık ve kararsızlık içinde yaşar. Beri yandan eylemlerinde en aşırılığa dek vardırabilir işi, ancak kaba ve yalınkat duygulara açıktır; telkine olağanüstü yatkın, düşüncelerinde hoppa, yargılarında acelecidir; en basit ve yüzeysel sonuçlarla tanıtlamalardan başkasına akıl erdiremez; kolay yönetilebilip, sarsıntılara kolay uğratılabilir; özgüvenden, özsaygıdan ve sorumluluk duygusundan yoksundur; ama güçlü olduğu bilinciyle kalkıp, bizim ancak mutlak ve sorumsuz bir otoriteden bekleyebileceğimiz eylemlere girişebilir. Yani daha ziyade arsız bir çocuk ya da başında bir gözeteni bulunmayıp yabancısı olduğu bir durumla karşı karşıya kalan tutkulu bir ilkel gibidir. Hatta kimi iyiden iyiye azıtır, davranışı insanların değil de bir vahşi sürününkine benzer daha çok!

Sorun bizim örgütlenmemiş olmamızdan mı kaynaklanmakta? Yoksa örgütlenmenin ne olduğuna ilişkin kavramsal bir yanlış anlama mı mevcut? İlk taşı herhangi birimiz atsa, ateşi ateşle söndürmenin imkanı ile cehennemliğimizden sıyrılabilirdik. Tek başınalığın işe yaramadığı aşikar, tek başınalığın yarattığı umutsuzluk da. Güç isteminin etrafındaki yoz halkaları içeriden fethetmenin rasyonel bir yolu olmalı. Yanlış öğelerle oluşturulmuş güç isteminin, bu vahşi yığınları oluşturmada başat faktör olmadığından söz edebilir miyiz? İlginçtir ki bu tanımları ile andığımız William McDougall, hayatının bir bölümünde, görevi gereği deney yapması açıkça yasaklandığı için fizyoloji laboratuarını kullanıyordu. Çürümekte olana karşı böyle sivri ve keskin olsa da aslında onu kurtarmaya yönelik umudunun nasıl da canlı olduğunu gördüğümüzü varsayıyorum. İhtimal mevcut. Ya birlikte başaracağız ya da çürümüş gövdeyi kurtlara teslim edeceğiz!