3 Nisan 2019’da iktidara göbek bağıyla bağlı gazetelerin manşetine bakanlar, sokakta asker, yollarda tank aradı. Çünkü o gazeteler, ‘darbe’ diyerek piyasaya çıkmıştı. Örneğin; Erdoğan’ın cezaevi dostu olan Star Gazetesi’nin sahibi, “Sandıkta darbeyi kim örgütledi,” diye bağırıyordu. Yayın yönetmeni kendi programında Ekrem İmamoğlu’nu PKK ile ilişkili göstermeye çalışırken rezil olan Güneş Gazetesi, “Tutanaklar hileli; iptaller şaibeli,” diyordu. Yirmi beş yıl sonra ilk defa İstanbul’u kaybeden bir siyasi hareketin, çaresiz çırpınışına tanıklık ediyorduk.

“Adalet ve Kalkınma Partisi kaybetmez, Erdoğan yenilmez” ezberi, İstanbul’la beraber Türkiye’nin hemen bütün büyükşehirlerinde bozulmuştu. Tek işlevi iktidarı mutlu etmeye dayalı yayıncılık yapmak olanlar da buna bozulmuştu tabii. Darbe gibi otoriter siyasi yöntemlerin tarihe karışması için tek seçenek olan sandığın, darbe ile bir tutulması elbette cahil çoluk çocuğun bile inanamayacağı derecede saçmaydı. Ama hikâye bitmedi; ‘sandığa darbe’ dün Yüksek Seçim Kurumunun aldığı kararla indi. Türkiye tarihinin en büyük demokrasi ve hukuk skandallarından birine şahit olduk.

Amerika Birleşik Devletleri siyaset bilimci Nancy Berneo, 2016’da yayımlanan “Demokratik Geri Düşüş” başlıklı makalesinde, 21’nci yüzyılda darbelerin artık yalnızca tankla, tüfekle alakalı olmadığını anlatıyordu. Berneo’ya göre artık halkın iradesini temsil eden demokrasinin önünü kesebilecek yeni oluşumlara rastlamak bütün dünyada mümkün. Bunlar, sandık hilesi ile sonuçların değiştirilmesi; devlet ve özel sektöre bağlı kurumlarda baskı kurulmasıyla muhalefetin susturulması; seçimlerin sistematik olarak işlevsiz kılınması gibi senaryolarda ortaya çıkıyor. Fakat Türkiye’de bütün bunlar açık yaşanıyor. Örneğin “Pelikancılar” diye bir grup, dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu’nu istemediklerini online bir bildiri ile ilan edip, başbakanı işten kovdurabiliyor; medyanın yüzde 95’i iktidara bağlanabiliyor; muhalif liderler hapiste çürütülebiliyor. Elbette Yüksek Seçim Kurumunun üzerinde baskı kurulup, yolsuzluk cephesinden gelen en iyi argüman “Bir yerlerde bir şeyler oldu” iken seçim iptal de ettirilebiliyor. Yani evet, bunların her biri birer darbedir; çünkü seçilmemiş kişiler, vatandaşın yaptığı seçime doğrudan müdahil olmuş, seçmen iradesini tanımamıştır. Türkiye, büyük ihtimalle yakın tarihin en çok siyasi darbeye şahit olan ülkesidir.

Anayasa hukukçusu Tolga Şirin, T24’ten Şirin Payzın’a verdiği mülakatta ‘seçim sonucuna etki edemeyecek’ kadar ufak usulsüzlüklerin seçim iptaline varamayacağını söylemişti. Yüksek Seçim Kurumunun içtihat sayılması gereken seçim kurullarının belirlenmesine dair itirazların seçim iptali getiremeyeceği kararının, bugüne bakarken de değerlendirilmesi gerekiyordu. Yani Yüksek Seçim Kurumu kendi kararlarını da çiğnemiş olduğunu görüyoruz. Çünkü seçime etki edebilecek düzeydeki usulsüzlükler sandıkta değil; medyada, yargıda, devlet gücündeydi. Yüksek Seçim Kurumu seçim kurullarını gerekçe gösterdi ama o kurullar, devlet gücünü elinde tutanların atadığı insanlardan oluşuyordu. Birkaç kurul üyesiyle on üç bin oy çalınabileceğini zannetmek, ilginç bir rüyanın konusu olabilir yalnızca. Üstelik aynı seçim kurulları geçtiğimiz yaz yapılan Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimlerinde de 2016’da gerçekleşen anayasa referandumunda da sandık başındaydı. Yani Erdoğan, İstanbul’u kazanmak uğruna kendi Cumhurbaşkanlığına da tepesinde bulunduğu başkanlık sistemine de şaibe düşürdü. Hoş, aynı Yüksek Seçim Kurumunun referandum gecesi mühürsüz oyları geçerli kıldığı da toplumun hafızasında.

Kişi başına düşen geliri sekiz bin Amerikan Dolarından yüksek demokrasilerde bugüne kadar hiç askeri darbe olmadı ama bu, siyasi darbe yaşayan ülkelerin ekonomilerinin ne yöne doğru gideceğini göstermektedir. Demokrasinin en basit ihtiyacı olan seçmen iradesinin gasp edilmesi, demokrasinin beynelmilel askıya alındığını göstermektedir. Sandığına bile güvenilmez hale gelmişse bir devlet, kalan kurumlarının hiçbiri de güven tahsis etmiyor demektir. Siyasi baskıyla Yüksek Seçim Kurumunun seçim sonuçlarını uygulayamaması, bir sabah yayımlanabilecek KHK ile bankalardaki paralara da el konmayacağı garantisini yok etmiştir. Dış güçlerin oyunları değil, iç güçlerin iktidar sevdası Türkiye’yi yarım yamalak demokrasisiyle beraber uçuruma sürüklemektedir. Kanser ilacına gelen zamlar yüzünden insanları tedavi olamayan bir devletin yaptığı bu hareket, sorumsuzluğun ötesine geçmiştir.

Ayrıca Türkiye’nin demokrasi sorununun bugün başlamadığının da tekrar tekrar altını çizmek gerekiyor. Demokrasi, yalnızca seçim yapmak değildir. Hatta Amerika Birleşik Devletleri siyaset bilimciler Schmitter ve Karl’ın “Liberal Demokrasi Nedir, Ne Değildir” diye sıraladığı kriterleri baz alırsak ‘seçim’ süreci, demokrasilerin en basit, en ucuz, neredeyse en anlamsız özelliğidir. Çünkü iktidarı hesap verebilir ya da değiştirilebilir kılan, özünde sandık değil, seçmenin özgür iradesidir. O iradeyi beyinlerde yok eder, vatandaşların hür düşünme hakkını elinden alır, devlet kurumlarını hesap vermez kılar, şeffaflığı ortadan kaldırırsanız, sandığı yalnızca kendi meşruiyetinizi yenilemek adına kurarsınız.

Türkiye, “dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi” ünvanını yıllardır taşıyor. Medyanın yüzde 95’i hükümeti destekliyor. Kalan yüzde 5 ise hükümetin opaklığı ve ‘başıma bir şey gelirse’ korkusundan haber yapmakta zorlanıyor. Dört farklı ülkenin ulusal ajanslarının bir araya gelip kanal açtığı bir ülkeden bahsediyoruz. Dünya Adalet Raporu’na göre yargı bağımsızlığında yüz yirmi altı ülke içinde yüz dokuzuncu sırada; kendi ekonomik sınıfında ise sondan birinci. Akademisi özgür değil; muhalif sanatçısının konserleri iptal ediliyor. Toplum bilinçli olarak kutuplaştırılıyor; farklı seslerin bir araya gelip tartışması engelleniyor. İrade hür değildi, yani seçim, iktidarın meşruiyetinin son kalesiydi, o da gitti. Fakat, İstanbulluların önüne 23 Haziran’da bir sandık konacak, yeniden oy hakkı sunulacak. Her ne kadar Yüksek Seçim Kurulunun kararı seçimlere gölge düşürmüş olsa da İstanbul’u teslim etmek doğru değildir. İktidarın çırpınışları, ellerinden giden kentin değerini bir kez daha göstermiştir. Güç sarhoşluğunda olduğu belli olanların önüne geçmek, bir fincan daha mağlubiyet kahvesi ikram etmek elzemdir. “Adalet ve Kalkınma Partisinin alternatifi yok,’’ ya da “Erdoğan yenilmez,” gibi efsanelerin sonu bir kez geldi; muhalefetin ikinci kez kazanması kuvvetle muhtemel. Üstelik İmamoğlu, hem seçim sonrasında hem de birkaç hafta süren İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı sırasında liderliğini İstanbullulara kanıtladı. Kaç kez sandık kurulursa kurulsun, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı artık belliymiş gibi duruyor.

Türkiye’nin içinden geçmek zorunda kaldığı sürecin en kötü tarafı ise, şüphesiz ki iktidarın kendi bekası adına neleri riske atabileceğini göstermiş olmasıdır. Meşruiyetini yalnızca millî iradeden aldığı uzunca bir süredir açık olan Adalet ve Kalkınma Partisi, o iradeyi de reddedebileceğini göstermiştir. Bu, bir felaket habercisidir. Runciman, “Demokrasi Nasıl Biter” diye sorarken, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki demokratik kurumların iki yüzyıllık demokrasi tarihiyle beraber katılaştığını; devlette kuvvetler ayrılığının zarar göremeyecek şekilde güçlendiğinin altını çiziyor. Benzer bir tarih, Avrupalı devletler için de geçerli. 1930’larda faşizmin altında kalan devletler, tarumar olan kurumlarını tamir ederken yeni bir yıkımı engelleyebilecekleri bir siyasi düzen geliştirdiler. Bu yüzden Amerika Birleşik Devletleri’nde Donald Trump, Avrupa’da Geert Wilders gibi popülistlerin demokratik sistemi yıkmaları mümkün değil. Dünyanın delirdiği bu zamanlardan, demokrasinin orta yaş krizinden bu devletler sağ çıkacak. Peki ya ne 1930’lu yıllarda ne de yüzyıllar öncesinde demokratik devlet yapısını oturtamamış Türkiye demokrasisi, iktidarı için meşruiyetini sorgulatmayı göze alan Erdoğan’dan sağ çıkabilecek mi? Kimsenin buna verebileceği ikna edici bir yanıt yok. Ama demokrasinin nasıl biteceğini görmek isteyenler, 2002’den itibaren Türkiye tarihine bakabilirler. Türkiye’nin popülisti, o iş üzerinde epeydir çalışıyor.