Alternatif ve bağımsız müzik dünya genelinde ön plana çıkmayı başardı. Türkiye’de de bu müzik türleri son dönemde atağa geçmiş görünüyor. Başarılı ve dikkat çeken isimlerden Murat Kılıkçıer ya da yürüttüğü proje ismiyle ifade etmek gerekirse “In Hoodies” ile bir araya geldik. Kılıkçıer, henüz ilk albümüyle dahi Türkiye müzik piyasasına hızlı bir giriş yapmış ve kendinden söz ettirmişti. Kılıkçıer ile Bursa’dan İngiltere’ye uzanan hikayesini, bağımsız müzik piyasasını, ilk albümünü, şarkılarını ve gelecek planlarını konuştuk.

Ropörtaj: Nergis Fırtına

En merak edilenlerden ilki ile başlayalım; bu aralar ‘In Hoodies’ projesinde neler oluyor?
Uzun zamandır, benimle veya müzikle ilgili olmayan sebeplerle bekleyen bir albüm var. Öncelikle bu albümü paylaşabilmek istiyorum. Albüm sürecinde kaydedilmiş on şarkı daha bulunuyor. Bunları da farklı şekillerde yayımlamak istiyorum. Ayrıca “Mind Shifter” ve “Karakter” ile birlikte onların albümleri için yaptığımız şarkılar da yakında yayımlanacak sanırım. Kaydetmek istediğim çok şarkı var ve sürekli yazmaya çalışıyorum bir yandan.

İki yıl önce albümünüz elime ilk geçtiğinde ‘In Hoodies’in Türkiye’den olabileceği hiç aklıma gelmemişti açıkçası. Daha sonra hakkınızda biraz araştırma yaptığımda Bursalı bir müzisyen olduğunuzu öğrenmiş oldum. Müziğiniz bana çok progresif geliyor. Peki Murat Kılıkçıer kendi müziğini nasıl tanımlıyor?
Çok teşekkür ederim böyle değerlendirmeniz benim için anlamlı ve değerli. Herhangi bir müziği tanımlamak pek yapabildiğim bir şey değil. Özellikle tür olarak ifade etmem çok zor. İnsanlar genelde indie, indie rock, brit pop, alternatif müzik gibi şeyler diyorlar. Keşke sadece müzik… şarkılar diyebilsem. Kendi müziğimi sipariş edilmeyen, ama bazen içinde anlamlı bir şeyler bulunabilecek, bir teslimat gibi hissettiriyor bu aralar. Bugün devam eden hayatta, olmasa eksikliği hissedilecek bir şey yaptığımı sanmıyorum. Sadece bazen, birine dokunabilen, bazen biri için bir anlamı olan şarkılar yapabildiklerim.

Müziğe üniversite yıllarında adım atmış olsanız da çok başarılısınız.  İlk albümünüz ‘A Lunar Manoeuvre’ eleştirmenler tarafından çok  beğenildi. Bu albümümde hatta Brit Ödüllü prodüktör Chris Potter ile  çalıştınız. Bu işbirliği nasıl gerçekleşmişti?
Aslında müzik yayımlayabilmek bu işbirliğiyle başladı benim için. Etrafımda yaptığım müzikle ilgilenen pek insan yoktu. Ben de paylaşmak konusunda çekingendim. Chris Potter hayatımı tümüyle değiştiren albümü ve şarkıları kaydeden prodüktördü. Cesaret edip ona maille birkaç demo ileterek, sonra Skype üzerinden konuşarak başladı ve ilerledi iletişim. Chris’in şarkıları sevmesi, ilgilenmesi çok şeyi değiştirdi benim için.

Şarkı sözlerinizin İngilizce olmasının spesifik bir sebebi var mı?  Yoksa yaptığınız müziğe İngilizceyi daha mı uygun görüyorsunuz?
Belirli bir sebebi yok. Bir kararla olmadı İngilizce söylemek. İçsel bir şey daha çok. Dediğiniz gibi bugüne kadar yapabildiğim melodiler İngilizce’ye daha yakındı sanırım. Elime ne zaman enstrüman alsam, mırıldansam hep böyle çıktı şarkılar. Biraz burada üretilen müzikten uzak, daha çok İngiltere, Amerika merkezli müzikle büyümekle ve ilgilerimin o yönde şekillenmesi ile ilgili muhtemelen.

Hiç Türkçe şarkı duyacak mıyız sizden?
Gerçekten içime sinen bir şey yapabilirsem paylaşırım tabii ki. Bazen Türkçe üretmeyi veya başkalarının şarkılarını söylemeyi deniyorum ama kalbim temelde orada değil sanırım. Sessel ifadede dilin önemli çok olduğunu da düşünmüyorum. Melodi ve ritim neyi çağırıyorsa öyle şekillenmeli müzik de. Müziği ve yaptığım şeyleri burada daha çok insana iletmek, daha popüler olmak kaygısıyla Türkçe müzik yapamam ama hissettiğim, ortaya çıkarabildiğim şey Türkçe olursa ve paylaşabileceğim kadar güvenirsem yayımlayabilirim ancak. Başka bir dilde veya tamamen ‘gibberish’ şarkılar da yazabilmek isterdim.

‘Coo Coo’yu Haziran ayında yayınladınız. Hikayesinden biraz bahsedebilir misiniz?
Bu şarkının temel gitar rifi yıllar öncesine dayanıyor aslında. Nasıl kaydedilebileceği zaman içinde konserlerde şekillendi biraz. Kaotik bir şey bende hissettirdikleri. Her gün tekrarlanan bir çeşit sonun geldiği, yapılan büyük yanlışlıkların tam olarak asla düzelmeyeceği, bu sonun içinde yaşamaya mecbur olduğumuz ama bir şekilde herkesin bunu olağan karşıladığı duygusu. Bu sebeple nakarat sadece “la la la”.  Benzer bir sebeple guguk kuşunun sesi var şarkıda. Kimsenin umursamadığı, hatta delilikle ilişkilendirilmiş, saçmalayan bir haberci gibi. Deliliği anons eden bir deli gibi yani. Anons, George Carlin’in bir monologundan, “masa eğilmiş/yana yatırılmış, oyun hazırlanmış/şikeli” gibi çevrilebilecek sözler.

‘Coo Coo’nun tanıtımı da alışılmışın dışında aslında. Boş kese  kağıtları üzerindeki linklerden ve QR koduyla şarkıya ulaşıldı. Böyle  bir tanıtımın altında yatan sebep neydi?
Aslında şarkının yayımlanma biçiminin bir çeşit tanıtım olarak değerlendiremiyorum. Tanıtım amaçlı olsa kese kağıdını vegan bakkallara, küçük marketlere, ekolojik pazarlara, bağımsız plak dükkanlarına, çalışmalarını sevdiğim başkaca bağımsız işletmelere ve sokaklara bırakmak yerine, harcanan emek ve bütçeyi başka yerlere aktarmak, belki sadece şarkı için reklam vermek bile çok daha akılcı olurdu zaten. Günümüzde müziğin ve görsel üretimlerin nasıl tüketildiğine ilişkin düşünürken ortaya çıktı bu fikir. Yapılan işler yanında şarkı çok küçük bir üretim aslında. Kese kağıtlarındaki linkte yaklaşık yirmi sanatçının, illüstrasyon, gif, video, fotoğraf gibi farklı disiplinlerde elliye yakın üretimi var. Bu üretimler şarkı ekseninde oluşsa da, melodiler, sözler, ritimler sadece küçük birer kıvılcım. Esas önemli olan o farklı farklı kişilerin ürettikleri birbirinden bağımsız ilerleyen üretimlerin birleştiği, büyük iş bütünü sanıyorum. Bu kadar yoğun bir çalışmayı bir yerde toplamak bir dropbox dosyası ve link oluşturmakla olabildi. Aslında şarkı sadece kese kağıdındaki link ile dinlenebilsin istedim ama plak şirketi başka kaygılarla aynı düşüncede olmadı. O link de tasarlanan kese kağıdına eklendi. Bir kısım üretim ise fizikseldi, onları da bir lansman gecesi düzenleyip sunmaya çalıştık. Hem insanların sokakta karışabilecekleri, bazen geçip gidecekleri, bazen içine bir şey koyup sonra çöpe atacakları basit bir kağıtta bu kadar üretime yönlendiren bir link olması fikri ilginçti benim için. Playlistlere, algroritmalara, ekonomik güce ve pek çok sosyal ilişkiye bağlı hale gelen müzik paylaşımında farklı bir şey olabilsin istedim. Şarkı da zaten benim için politik, sosyal ve ekolojik kaygılar içeriyordu.

Daha önceki röportajlarınızda da söz ettiğiniz gibi müzik sadece İstanbul tekelinde olmamalı. Türkiye genelinde de harika müzik yapan ancak sesini duyuramayan yetenekler mevcut. Bunun yıkılması için neler  yapılabilir?
En başta her üretime açık olmamız gerekiyor. Müziğin paylaşımı noktasında iş yapanların sadece yaşadığı yeri, çevresini, yakınlarında olan üretimleri ve tanıdıklarını merkeze almadan araştırması, her sese açık olması çok önemli. Bu noktada kültür sanat ile ilişkili iş kollarında, sadece kolay tüketileceği ve maddi karşılığı çabuk ve çok olacağı düşünülen işlere değer verilmesi bu konuda en büyük engellerden biri. Müziğe veya konser/festival gibi müzikle ilgili olduğu varsayılan etkinliklere, ekonomik karşılığı merkeze almadan, müziğin insanları başka yönlerden beslediği, farklı bireysel ve sosyal ihtiyaçlara yönelik olduğunun fark edilmesini ve ülkenin her yerindeki üretimlere açık olunmasını dilerdim. İstanbul’da müzik yapan kişilerin de müziğini sadece orada bırakmayıp, başka illerde müziğin karşılığı olmadığını düşünerek buralara gitmekten çekinmemesi gerekiyor. Böylelikle her yerde müzik yapan kişilerin bir araya gelmesi pek çok şeyi değiştirebilir sanıyorum. Yine üreten herkesin belli temel ortak noktalarda bir arada olabilmesi, sesin duyurulmaması noktasındaki en temel haksızlıklara bir arada hayır diyebilmek ve olumlu adımları bir arada atabilmek gerekli sanırım.

Müzik dışında yürüttüğünüz herhangi bir projeniz var mı?
Yaptığım her şey bir şekilde müzikle ilintili. Çeşitli görsel sanat işbirlikleri, yazdıklarım, çizdiklerim, tasarlamaya çalıştığım şeyler ve başka iletişim çabalarım olsa da temelde müzik var.

Gelecek projelerinizde hangi müzisyenlerle çalışmayı planlıyorsunuz? Yine önemli isimleri yanınızda görecek miyiz?
Tabii ki beraber çalışmak istediğim, yaptıklarını beğendiğim bir sürü isim var ama aslında en çok istediğim önemsiz görülen, hatta hiç görülmeyen isimlerle çalışabilmek. İçinde yaşadığımız düzende insan kaynaklı sorunlar nedeniyle kişilerin yaşadıkları haksızlıklar beni çileden çıkarıyor. Pek çok harika üretim sırf paketlenmediği için, insanlara iletilmediği ve desteklenmediği için fark edilmiyor. Bu noktada şanslı noktalarda doğmak, insanlarla kolay sosyal iletişim kurabilmek gibi belirleyenler pek çok kişiyi avantajlı kılıyor. Bu da hiç sevmediğim bir durum. Bu yapının dışında şeyler yapabilmek isterdim. Örneğin ülkenin her yanından kendi müziğini insana iletmek konusunda sorun yaşayan müzisyen veya gruplarla kayıtlar yapmak isterim. Keşke uzun bir zamanı buna ayırabilsem ve hem kendi şarkılarımı, hem başkalarının şarkılarını beraber kaydedebilsek. Kolektif bir iş bütünü ortaya çıkarıp paylaşabilsek. Bu kişilerin bir araçta toplanıp tüm ülkeyi dolaşabilmelerini, büyük bir turne yapabilmelerini ve çoğu kişinin yapılan müziğin karşılığı olmadığını düşündüğü yerlere, o müziği iletebilmek isterdim.