İlk defa üç yaşında, bir dua okur gibi sessizce fısıldadım kulağına; dinledi, ama anlamadı. Sonra beş yaşındaydı yeniden okuduğumda bazı cümleleri beğendi, ama çoğunu yine anlamadı. Dokuz yaşına gireceği bu günlerde odasının duvarına astım, dün birlikte okuduk, biraz gözleri sulandı. “Hani, oğlun da babasına cevabı vardı ya, o nasıldı?” diye sordu, bir gazete kesiğini göstermiştim, bununla ilgili hemen hatırladı ve onu da yeniden görmek istedi. Arayıp buldum, önüne koydum, bu kez tek başına okudu ve sadece sustu. Rudyard Kipling’in on iki yaşındaki oğlu için yazdığı “Eğer” şiirinden bahsediyorum. Yalnızca bir baba için değil, küçücük bir çocuğa bu şiiri ve oradaki doğruları öğretmenin bir anne için de ağır bir bedeli var.

Çivisi çıkmış dünyada insan olmanın onurunu yaşamak için yalnızlığa mahkum ediyorsunuz daha şimdiden çocuğu biliyorum. Dürüst ol, doğrular yolunu aydınlatsın, gücünü gerçeklerden al filan diyorsunuz da, devir bunların kıymetli olduğu devir değil. Adam ol, insan ol demek kolay da bu insanı az kalabalıkta insan olabilmek ve insan kalabilmek o kadar zor ki… Belli ki ona hanlar, hamamlar bırakacak değilim, belki de beni en çok bu şiirle hatırlayacak, belki hayatını zorlaştırdığımı düşünüp bana kızacak ama umarım günün birinde o da kendi çocuğunun kulaklarına aynı dizeleri fısıldar;

Eğer, bütün etrafındakiler panik içine düştüğü ve bunun sebebini senden bildikleri zaman sen başını dik tutabilir ve sağduyunu kaybetmezsen; eğer sana kimse güvenmezken sen kendine güvenir ve onların güvenmemesini de haklı görebilirsen; eğer beklemesini bilir ve beklemekten de yorulmazsan veya hakkında yalan söylenir de sen yalanla iş görmezsen, ya da senden nefret edilir de kendini nefrete kaptırmazsan, bütün bunlarla beraber ne çok iyi ne de çok akıllı görünmezsen; eğer hayal edebilir de hayallerine esir olmazsan, eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinebilirsen, eğer zafer ve yenilgi ile karşılaşır ve bu iki hokkabaza aynı şekilde davranabilirsen; eğer ağzından çıkan bir gerçeğin bazı alçaklar tarafından ahmaklara tuzak kurmak için eğilip bükülmesine katlanabilirsen, ya da ömrünü verdiğin şeylerin bir gün başına yıkıldığını görür ve eğilip yıpranmış aletlerle onları yeniden yapabilirsen; eğer bütün kazancını bir yığın yapabilir ve yazı-tura oyununda hepsini tehlikeye atabilirsen; ve kaybedip yeniden başlayabilir ve kaybın hakkında bir kerecik olsun bir şey söylemezsen; eğer kalp, sinir ve kasların eskidikten çok sonra bile işine yaramaya zorlayabilirsen ve kendinde “dayan” diyen bir iradeden başka bir güç kalmadığı zaman dayanabilirsen; eğer kalabalıklarda konuşup onurunu koruyabilirsen, ya da krallarla gezip karakterini kaybetmezsen; eğer ne düşmanların ne de sevgili dostların seni incitmezse; eğer aşırıya kaçmadan tüm insanları sevebilirsen; eğer bir daha dönmeyecek olan dakikayı altmış saniyede koşarak doldurabilirsen; yeryüzü ve üstündekiler senindir Ve dahası sen bir insan olursun oğlum…

Şiir burada bitmiyor ne yazık ki, babanın “Eğer” şiirinin doğruları ile büyüttüğü oğlu John on yedi yaşında Birinci Dünya Savaşı’na gönüllü olarak katılır. 2 Ekim’de Rudyard Kipling’e Savaş Bakanlığı’ndan, oğlu John’un Fransa’da Loos Savaşı’nda kaybolduğu bildiren bir telgraf gelir. Baba, oğlunun cesedini tüm aramalara rağmen bulamaz. Kipling tüm askeri mezarlıkların girişlerine “Adları sonsuza dek yaşayacaktır.” ve oğlu gibi meçhul askerlerin mezar taşlarına da “Yalnız tanrı bilir!” sözlerini yazdırır.

Nobel ödüllü bu ünlü İngiliz şair ve yazarın oğluna mektupları 1910’da yayınlanan “Eğer” şiiri ile başlar. Şair, oğlunu kaybettikten sonra, “adam olması” için bunca dil döktüğü evladının kaybından kendisini de sorumlu tutuyor olmalıdır ki, pişmanlık içinde, onun ağzından “Eğer sorarlarsa niçin öldüğümüzü, babalarımız yalan söylediği için deyin onlara!” diye bitirir şiirini. Yine de bedeli ne olursa olsun, ben de oğluma dilim döndüğünce dünyaya geliş sebebinin insan olmak olduğunu, bunun da her şeye bedel olduğunu anlatacağım.