Hayatımızı insani koşullarda sürdürme ihtimali, bir arada yaşadığımız bu coğrafyada, küçük bir azınlığı hiçe sayarsak, çoktan unutulmuş görünüyor. Paylaştığımız bir deneyim olarak, bu unutkanlık, belleğimizde yer alan bir aksilik ya da eksiklikten ziyade var olan koşullara uyum gösterme çabamızdan kaynaklanıyor. Çünkü kültürel yaşantıyı da dâhil ederek evrimsel bir açıdan baktığımız zaman, koşullar ne olursa olsun, uyum gösterememek hayatta kalma şansımızın tehlikede olduğuna dair sinyaller vermeye başlayabiliyor. Lakin bulunduğumuz coğrafyada, birçoğumuzun hali hazırda, yalnızca hayatta kalabilmek uğruna savaş verdiğini hesaba katacak olursak, bizi tehlikeye iten durumun bizzat gösterdiğimiz uyum olduğundan da bahsedebiliriz.

Uyum göstermek ve hayatta kalmak arasındaki tuhaf ilişkiyi bir kenara bırakalım ve koşulların bu raddeye geliş sürecini inceleyelim. Bu amaç bizi başta hiçe saydığımız küçük azınlığa götürüyor. Sermayesine sermaye katmak niyetiyle doğayı, her bir canlıyı, insanları talan etmeyi kendine görev edinmiş küçük azınlık… Terazinin diğer ucunda her türlü imkânı elinden alınmış, eğitim ve sağlık gibi temel haklarına dahi ulaşamadığı bir altyapısızlığın içinde bırakılmış ve çoğunlukla canını dişine takmak suretiyle ekmek parasını kazanmaya çalışan bir kitle söz konusu.

İçinde bulunduğumuz ve rızamızdan bağımsız şekilde mikro bir parçası olduğumuz sistem, güçlü olmak ve gücünü sürdürmek adına yapılan eylemleri meşru görmemizi kolaylaştırıyor. Ancak bu kolaylığın derecesi kültürden kültüre farklılaşıyor. Hofstede’nin tanımladığı ve temel kültürel değişkenlerden biri olan “güç mesafesi” kavramı, bu farklılığı açıklamamızı sağlayabilecek temel unsurlardan bir tanesi. Güç mesafesi, belli bir kültür içerisinde yaşayan insanların, ortalama olarak, güç dağılımından kaynaklanan eşitsizliğe karşı verdiği tepkiyi ifade etmek için kullanılan bir kavram. Hofstede’nin kültürlerarası karşılaştırma yapmak için kullandığı indeks, Türkiye’nin diğer ülkelere kıyasla güç mesafesi yüksek olan bir ülke olduğunu gösteriyor.

Irak, Lübnan, Libya ve Tunus gibi ülkeler de güç mesafesinin yüksek olduğu coğrafyalardan. Bu, şu anlama geliyor: Türkiye, Irak, Lübnan, Libya ve Tunus gibi ülkelerde insanlar bağımsız sıfatıyla nitelenemeyecek bir öznelik ile hiyerarşik bir düzenin içinde yaşıyorlar. Bu düzen içerisinde, daha çok olanağa sahip olan kişiler, bu olanaklara elini dahi süremeyen çoğunluk tarafından ulaşılamaz oluyor. Ve bu ortamda, güce sahip olan kişi, diğerlerinin biat etmesinin beklendiği bir baba figürünü temsil ediyor. Gücün kültürel olarak merkezi şekilde konumlandığı bu kültürlerde, toplumda var olan eşitsizlik, güçsüz bireyler tarafından, doğadan ya da ilahi bir kuraldan kaynaklanıyormuşçasına kabul ediliyor.

Güç mesafesi, içinde bulunduğumuz sistemin kültürel boyutta bir tasvirini yapıyor. Bu tablonun arkasında yer alan motivasyonları irdelemek için, Jost ve Banaji’nin geliştirdiği “sistemi meşrulaştırma” teorisine göz atabiliriz. Jost ve Banaji, toplumsal olarak dezavantajlı konumda bulunan insanların, deneyimledikleri adaletsizlik karşısında baş edemeyecekleri bir huzursuzluk yaşamamak adına sistemi meşru görme eğiliminde olduğunu belirtiyorlar. Elbette, insanlar bahsi geçen psikolojik vaziyete doğuştan gelen ya da gökten zembille inen bir vasıta ile kavuşmuyorlar. Sistemin, sömürüden yana olan bütün aygıtları, adaletsizliği meşru görme ideolojisini destekleyen bir taraftan örgütleniyor.

Hayatta kalmak ve uyum göstermek arasındaki yaman çelişkiyi bir tarafa bıraktığımızda, huzursuzluk yaşamamak adına ölmeyi ya da insan onurunu hiçe sayan koşullarda yaşamayı göze almanın absürtlüğü çıkıyor karşımıza. İnsan olmanın trajik gerçekliği, ya da daha kötüsü insan olamamanın…