Öz bilincimizin, çağlar boyudur süre gelen kendini tezahür edişi boyunca, ait olma kavramı; çeşitli sebeplerden dolayı yaşantımızda ve kendimizi gerçekleştirme mücadelemizde büyük bir yer tutmuştur. Burada, Karen Horney’i de anarak, “kendimizi gerçekleştirme mücadelemiz” dememin en önemli sebeplerinden birisi, oluşan herhangi bir aidiyet duygusunun; şayet insanın kendi iradesine ait değilse, o iradeye duyulacak daha güçlü bir aidiyetin önünü açacak bir şekilde yıkılacak olmasındandır. Bir takım bağlar o iradenin hizmeti için var iseler, içsel veya dışsal olarak, yani tek veya çift taraflı olarak, kuvvetleneceklerdir. “İnsanın kendi iradesi” derken kast ettiğim olgu ise, bulunduğumuz konumun gerçekliğini veya kendi yaşantımıza ve durumumuza uygunluğu konusunda bizi sezgisel bir şekilde uyaran, Sokrates’in ve Thelemite’lerin “Daimon”, Carl Jung’un “Self” olarak adlandırdığı, Hinduizm’de ise “Atman” olarak kendisine yer bulan ve Alman İdealizmi’ne kadar kendisini taşımış, Hegel’den Schopenhauer’a kadar birçok düşünürü etkilemiş olan, o gizemli özdür. Peki, bu gizemli öze duyulacak daha güçlü bir aidiyetin önünü açacak bir şekilde, o iradeye hizmet etmeyecek bağların kopma ve o iradeye hizmet edecek bağların oluşma sebebi nedir?

Analitik psikolojiye göre “self”, boş olan, ona hizmet etmeyen her şeyin dağılıp gitmesi ve kendisine hizmet eden aidiyet duygularının inşa edilmesi ilkesi üzerinden, bilinçdışının sonsuz güçlerini kullanarak hareket eden bir arketiptir ve bu sayede, insanın algıladığı benliğinin, aidiyetleri kimi zaman yıkarak, kimi zaman da yaparak, kendi iradesinin kılınmasını sağlar. Burada, “kendi iradesinin kılınması”ndan kastımın, her zaman günümüz paradigmalarınca, en azından kısa vadede “olumlu” olarak algılanabilecek bir şey olmadığının altını çizmem gerekir, zira, Sokrates, Beşyüzler Meclisi tarafından ölüme mahkûm edilmeden önce, “Ne yaptıysa, Daimon’unun iradesini kılmak için yaptığını” söylemişti. Belki de bu iradenin kılınmasının oluşturduğu kelebek etkisi sayesinde kendisinin adını ve hakikat karşısındaki dürüstlüğünü ve tevazusunu, sonsuza değin hatırlıyor ve elimizden geldiğince onu örnek almaya çalışıyoruz. Ayrıca, kendisinin ölmeden önce Grek sağlık tanrısı Asclepius’a bir horoz kurban ettiğini de hatırlamak gerekir.

Adakların, geleneksel olarak, kurtulunan bir durumdan, arzulanan bir duruma geçilirken adandığını göz önünde bulundurursak, Sokrates’in ölümünün dahi, onun kendisini gerçekleştirmesine hizmet ettiğini söylememiz son derece makuldür, zira Atina’nın En Yücesi, Beşyüzler Meclisi tarafından affedilip, hakikate sırt çevirmektense, hakikati, yaşamına sırt çevirmek pahasına kucaklamayı tercih etmiştir. O, burada bize, kendi iradesini takip ettiğini düşündüğüm bir başka Yunan Filozofu olan Herakleitos’u anımsatır. Hafızamızı tazelersek Herakleitos’un, ateşlerini izleyebilmek ve düşünmek, kendisini aramak ve bulmak adına, Efes kentinin yöneticiliğini elimizin tersi ile ittiğini hatırlarız ki, onu “Bir zamanlar Efes’i yönetmiş Herakleitos” olarak değil de “Karanlık Herakleitos” olarak tanıyor oluşumuzun ana sebebi de budur.

Sokrates, yaşam ile olan bağını koparmış fakat bunun karşısında, düşüncelerinden ödün vermeyişine dair bir bağ oluşturarak, Daimon’un yapıcı ve yıkıcı yönünü bize gösterirken, Herakleitos’da aynı paradigmayı, Efes ile olan bağını kopartıp, kendi iç dünyasına yönelik bir bağ oluşturmasıyla göstermiştir. “Bu saydığım, örnek gösterdiğim kişilerin çeyreğinin çeyreği olabilecek kadar kutlu bir kadere sahip olursak, ne mutlu bizlere”, burada, akademik tevazunun gerektirdiği cümle olurdu, amma ve lakin, böyle bir tevazunun ardına saklanarak Herakleitos veya Sokrates’ten kendimize idoller biçmenin de, onların bize vermeye çalıştığı en büyük dersten kalmak anlamına geldiğini düşünmeden edemiyorum zira irademiz, Atina’nın En Yücesi’nin veya Ho Skoteinos’un iradesi değildir. Bizim irademiz, bizim irademizdir ve onun kontrolsüz tutkululuğunu, kendilindenliğini ve yakıcılığını, Herakleitos veya Sokrates için değil, bizim için “zor” olan ve böylelikle derimizi değiştirip, yeniden can bulmamıza sebebiyet verecek seçeneklerini, ideallerin ve arketiplerin güneşli görkemine kurban etmek; her ne kadar çekici ve latif gözükse de, onların can alevini söndürecek ve bizi kendi kaderimizden alıkoyacak büyük hatalardan birisidir. İradeniz, sizi çılgınca sevmeye sevk ediyorsa, sevmemek gibi bir seçeneğiniz yoktur. İradeniz sizi bilmeye, öğrenmeye sevk ediyorsa, bilmeli ve öğrenmelisiniz. Gerçeği yaşamın ötesinde aramaya sevk ediyorsa, yaşamın ötesinde aramalı ve onun size koyduğu yasadan başka bir tabu veya kural tanımamalısınız.

Zaten, en beklemediğimiz anda bu bahsedilen durumlara veya başka durumlara dair benliğinizi tüm gücü ile ele geçiren bir duygulanıma kapıldığımızda, durumun kendiliğindenliğine ve bizim için ifade ettiği hakikate dair bir ‘tam algıya’ kavuşmak, işten bile değildir. Naçizane fikrimce, eski bilgelerin bize öğretmeye çalıştığı en büyük ders, kendi irademizi takip etmemizdi fakat insanoğlu olarak, hareketlerimizi başkalarını taklit etmek üzerinden kurgulamanın yarattığı konforluluk ve idealizasyonun mutlak getirilerinden birisi olan, vaadedilmiş fakat gerçek oluşuna nadiren rastlanmış bir narsisistik doyumun havuç-sopa dinamiğine öylesine alıştık ki, kader, olabilecek en cilveli tavrı ile bizi bu büyük yanılgının içerisine sürükledi ve bundan ötürü, kendi iç sesimize ve sezgilerimize fazlasıyla yabancı bir konuma indirgendiğimiz, beklentilerin aşırı içselleştirilmesine yönelik bir durumun içerisinde düştük. Haliyle de, idealizasyona fazlasıyla tabi kılınan eylemler, kişinin kendi hikâyesinin kalemini elini almasına köstek oluverdiler. Buna dair biraz üstü kapalı bir örnek vereceğim; çoban olması gerektiğinin farkında olan birisi, çobanlık yapıyorsa, o kişi entelektüellik yapmaması gereken bin entelektüelden daha verimli ve huzurlu bir hayat sürmektedir ki, kendisinin huzuruna ve eylemlerinin kendiliğindenliğine gıpta ile bakabilecek birçok insanı aşağı yukarı hepimizin tanıdığını düşünmekteyim.

Aleister Crowley, “Yasa sevgidir, iradenin altındaki sevgi” derken hem evrensel bir sevgi maksimini hem de bireyin de bir bütünün parçası olmasından ötürü, kendisine ve dolayısıyla iradesine yönelik duyduğu sevgiyi kast etmekteydi ki, sevgiyi pratik bir eylem olarak ele alacak olursak, iradesini, dolayısıyla kendisini gerçekleştirmeye hizmet etmeyen, o aidiyet ile hareket etmeyen bir insanın sevgisinin gerçekliğinden şüphe duyarız zira kişinin kendi iradesini dışında bıraktığı bir bütün, tamamına ermemiştir. Gezegene, ülkelere, ailelere, topluluklara, klanlara veya bir başkasına duyacağımız sevgiyi veya aidiyeti kendi irademize nakşedemediğimiz sürece, bu sevgi ve aidiyet otantiklikten uzaktır ve otantiklikten uzak olan her şey gibi, eninde sonunda, hakikatin kara ışığında yok olup gitmeye mahkum olacaktır. “Otantiklik” vurgusunu özellikle yapmaktayım; tarihimizin ve soy kütüğümüzün en eski ve özgün kurallarına sahip geleneği, kendimizi aramamızdır ve bir başkasının kendisini aramasının kuralları, bir başkasınınkiyle asla örtüşemeyeceği için, tek bir tinin çoğul tezahürleri olarak var olabildiğimizi düşünüyorum ki bu, küçük, önemsiz ve basit türümüzün sahip olabileceği en büyük lütuflardan birisidir.

Bu sebeptendir ki olmamız gerektiğine inandığımız kişiden ziyade, olduğumuz kişi olarak davranmamız ve kendimizi buna doğru yönlendirmemiz, duygularımız ile, tutkularımız ile ve kendiliğindenliğimiz ile hareket etmemiz ve bunu yaparken de kendimizi eğitmeyi, bileylemeyi ve tanımayı da elden bırakmama ve tembelliğe kapılmama arasında bir denge kurmamız; bir öğretinin oluşumundan ziyade, mevcut olan tüm öğretilerin temelinin sarsılması olacaktır ki, herkes kendine uygun olan öğretiyi anahatlarıyla algılayacak kadar berrak bir zihne sahip olup, kendi yolculuğunun çağıltısında ve iradesinin sessiz görkeminin içinde, istediği hayatı sürebilsin. Aksi takdirde, hayatımıza girecek tüm aidiyetlerin, kendi irademize ait olmayışımızın boşluğuna yönelik bir telafi mekanizması hizmeti göreceğini ve haliyle, bizi kendimizden çalacağını düşünüyorum. Ne de olsa, bir gezegene, bir ülkeye, bir topluluğa ve elbette ki, bir sevgiliye duyulacak bir aidiyet, kendimize yönelik bir aidiyeti besliyor ve kucaklıyorsa, bundan daha bütüncül ne olabilir?