İnsanlığın Geleceği

Bilimsel gelişmeler insanlığa yeni olanaklar sağlamakla birlikte, esas olan onların insanlık tarafından nasıl kullanıldığıdır. Söz gelimi, yapay zeka ile ölümcül ordular kurabilir veya ondan üretimdeki verimliliği arttırmak için yararlanabilirsiniz. Kamera teknolojisi, insanları yok etmek için de, kayıp bir dağcıyı bulmak için de pekâlâ kullanılabilir. Bilimle ölümcül kimyevî silahlar yapmak da, aşılar geliştirerek hastalıkların önüne geçmek de mümkündür. Aslında yalnızca bilim değil, araç ve konu her ne olursa olsun, onu hangi amaçlarla kullanacağımız esas belirleyici olandır. Bu noktada devreye tercihler, karar alma mekanizmaları ve dolayısıyla politika girer.

Politika bir ölçüde farklı iyi anlayışlarının yarışmasına dayanır. Ortaya bir iyi anlayışı koyduysanız ve onun toplumu daha ileriye götüreceğine inanıyorsanız insanları buna ikna etmeye çalışırsınız. Bu iyi anlayışı, dilerseniz hakikat anlayışı veya ideoloji diyelim, bir değerler bütünüdür. Bilim olgularla ilgilenir ve değerler konusunda söyleyecek bir şeyi yoktur. Daha doğrusu ortaya yeni değerler koymaz. Dolayısı ile, bilimin ilerlemesi insanlığı refah, mutluluk ve huzura kavuşturabilir ya da kavuşturmayabilir. Bu, onun hangi iyi anlayışı tarafından kullanılacağına bağlı olacaktır.

Şu ana dek görünen o ki, insan hakları, serbest piyasa, parlamenter demokrasi ve bireycilikten müteşekkil liberal ideoloji son derece yaygın ve güçlü. Alternatif bir iyi anlayışının üretilmesi zor görünse de, liberalizmin zayıf bir noktası var: Tutku, coşku ve epik unsurdan yoksun olması. Tamam, insan hakları ile güvence altına alınmış olan bireyin hayatta kalacağı garantidir -fakat sıkıcı ve yalıtık bir varoluş modu içerisinde boğulması, yüce bir idealden, kolektif bir hedeften yoksun kalması onu mutsuzluğa sevk edebilir. Ediyor da. Özellikle ortalamanın üzerinde ve farklı olan, seçkin bireyleri. Nietzsche’nin vasatlığa olan isyanını bu bağlamda yorumlamak mümkün.

Liberalizmin kişinin özerkliği üzerinde yaptığı aşırı vurgu, aidiyet duygusunu, yani kişinin herhangi bir kolektiviteye ait olma ve o kolektif kimlik içerisinde erime imkân ve arzusunu ortadan kaldırdı. Büyük hedeflerin, yüce ideallerin yokluğunda hayatı anlamsız bulan bireylerin, uğrunda savaşacak hiçbir şeyleri yoktur. Tüm kolektif kimliklerden azade bir hâlde, satın alarak ve tüketerek hayatına anlam katmayı deneyen yalıtık bireyler. Durduk yere mobilyasını değiştiren, yegane amacı yeni model bir iPhone almak olan, raflardaki sonsuz çeşitlilikte marka ve ürün içerisinden seçerek, alarak ve sahip olarak oyalanıp duran insanlar. Ne var ki sahip olmak ait olmanın yerini tutmuyor. Bu yüzden, liberal dünya son derece sakin, tutarlı ve nispeten özgür olmasına rağmen, onun sıkıcı ve tekdüze olduğu, özellikle insanı motive eden büyük ideallerden yoksun olduğu söylenebilir. Büyük ideallerin yokluğunda küçük tüketim nesneleriyle zaman geçirmekteyiz -tabi daha yeni bir nesne satışa sunuluncaya değin.

Demokrasinin avantajı farklı iyi anlayışlarının yarışmasına izin vermesidir. Sanıyorum gelecekte bu yarıştan liberalizme alternatif bir anlayış türeyecek. Kızmayın ama, ileride eşitlik idealinin tamamen terk edileceğini düşünüyorum. Bilenle bilmeyenin bir olmamasından başlayarak, eşitsizlikle sonuçlanan sonsuz sayıda durum var ve hâl böyleyken mutlak eşitlik ne mümkün ne de arzulanabilir. İnsanlar arasında bilgi, beceri, karakter ve başka farklılıklardan kaynaklı olarak eşitsizliğin ortaya çıkması, hiyerarşilerin de kaçınılmazlığına işaret ediyor. Sanıyorum ileride eşitlik ve hiyerarşi karşıtlığı gibi beklentiler tümüyle bir kenara bırakılacak.

Gelecekte insanlığa sunulacak olan alternatif iyi anlayışı, kolektif ideal, epik unsur, sabit gelir ve örgütlülükten müteşekkil olacak diye düşünüyorum. Egemen liberal paketteki unsurlara karşılık farklı unsurlardan oluşan yeni bir paket. Bireycilik, kolektif ideal doğrultusunda kurulan örgütlülükle karşılanacak örneğin: Birbirinden kopmuş, köşelerine çekilmiş bireyler yerine manastır gibi mekânlarda bir araya gelerek, birlikte çalışarak, belirli bir amaç uğrunda çabalayarak ortaya ürünler koyan, paylaşan, adanma ve fedakârlık duygularını geliştiren kolektifler çıkacak ortaya. İş hayatından, okuldan ve başka ortamların getirdiği yüklerden sıkılmış kimselere söz konusu kolektiflerde yaşama seçeneği sunulacak. Dilerler ise üç, beş hafta, dilerler ise üç, beş yıl, dilerler ise ömürleri boyunca. Bunun liberal dünyada zaten mümkün olduğunu söyleyebilirsiniz. Evet, mümkün. Tabi paranız varsa.

Gelecekte dileyen çalışmaya devam edecek. Bunda bir sorun yok. Ne var ki kimi insanların, özellikle bilime, sanata, resme, heykele, müziğe, edebiyata ve felsefeye ilgi duyan kimselerin çalışmak zorunda olmayacağı bir gelecek düşlüyorum. Yapay zekanın getirdiği olanaklarla tarım ve sanayide ve hatta hizmet sektöründe insanlara duyulan ihtiyaç asgarî düzeye ineceği için, insanlar çalışmasa da yeterli üretim gerçekleşecek. Robotlar nihayet bir işe yarasın, değil mi? Bu sayede, çalışmayan kişilerin de düzenli bir gelirleri olabilir. İleride mutlak eşitlik talebi yerine bu hak üzerinde odaklanılmalı diye düşünüyorum. Bugün her bireyin eğitim hakkının olması kulağa nasıl olağan geliyorsa, ileride yine her bireyin sabit gelirinin olması da bir hak hâline getirilebilir. Herkes, çalışmadan da yaşayabilme hakkına sahip olabilmelidir. İş hayatına, fazla kazanca filan ilgi duymayan, kendilerini uğraşlarına adamak isteyen, pozitif anlamda genç emekliler. Daha fazla kazanmak isteyenler buyursun, çalışsın. Engel yok. Ama herkesin sırf insan olmaktan ve dünyaya gelmiş olmaktan kaynaklı bir geliri olması, ileride pekâlâ doğal bir hak olarak görülebilir.

Serbest piyasa eleştirilerinin de sona ereceğini öngörüyorum. İnsanlık neolitik çağ ile birlikte toprağı ekip biçmeye başladı. Herkes ihtiyaç duyduğu tüm ürünleri üretemediği için, yani bir ailenin üretimi belirli mahsullerle sınırlı olduğu için, haftanın bir günü kasabada kurulan pazarlarda takas yoluna gittiler. Serbest piyasanın doğumu buraya dayanır ve “Serbest piyasa eşittir kapitalizm!” formülü pek sağlıklı değil. Ürünlerin talebe göre değerlenmesi üretimi belirler. Neyin ne kadar üretileceğini talebe göre belirlemediğinizde başka bir belirleyici gerekecektir. Dolayısıyla, serbest piyasa ve ticaretin yasaklanması, ürünü ve üretim miktarını belirleyecek olan merkezî bir gücün ortaya çıkmasına yol açar. Yani otoriter bir devletin. Rusya’da konuştuğum yaşlı bir adam, çocukluğunda bir yıl boyunca ekmek arzı sıkıntısı çekildiğini, buna karşın fotoğraf makinesi, viski ve puro gibi ekmeğe göre son derece lüks tüketim ürünlerinin her yerde mevcut olduğunu söylemişti. Ne kadar ekmek tüketileceğini önceden hesaplayıp ona göre buğday üretimi yapabilirsiniz. Ama söz konusu olan insandır ve insan faktörü işin içine girdiğinde öngörüleri tutturmak zordur. Konu ekonomi ve özellikle gıda olduğunda bunun sonuçları felaket olabilir. Bu sebeple, gelecekte serbest piyasayı ve arz ve talep mekanizmasını ortadan kaldırmak yerine, kapitalizmin törpülenmesi, şirketlerin büyümelerine sınır konması, tekelleşmenin önüne geçilmesi ve belirli bir büyüklüğe erişmiş sermayenin, çalışmayanların sabit gelirlerine katkı sunması gibi uygulamalar hedeflenebilir. “Yaşasın proletarya enternasyonalizmi!” gibi sloganlar on dokuzuncu yüzyılda ve yirminci yüzyılın ilk yarısında etkiliydi. Artık değil.

Farklı kültürlerin bir aradalığı konusunda gelecekte ısrar edileceğini zannetmiyorum. Birbirinden farklı unsurlar hoşgörü içerisinde bir arada yaşayamayabilir. Unsurlardan birisi, diğerlerini ortadan kaldırmak isteyebilir. Hâl böyleyken, farklı kültürleri kaynaşmaları için bir araya getirmek yerine, onların kendi farklılıklarını sürdürmelerine imkân vermek daha sağlıklı bir tutum olabilir. Ulusal farklılıkların devam edeceğini öngörüyorum. Dil ve kültür farklılıklarının orta vadede ortadan kalkacağını hiç sanmam. Öte yandan bu bir savaştan ziyade bir yarış ve işbirliğine de dönüşebilir. Uluslar, geçmişleriyle böbürlenmeye dayanan kof milliyetçiliği bir kenara bırakıp geleceğe baksalar daha anlamlı olur. Bilimde yarışan, sanatsal üretimini arttıran toplumlar hayatı daha katlanılır hâle getirecektir kuşkusuz. Nükleer silah üretimine harcanan kaynak ve enerji, pekâlâ uzay çalışmalarına aktarılabilir. Bırakalım Avrupa, Hint, Ortadoğu ve Çin apayrı kültürlere sahip olsun. Sentez olmuyorsa zorlamanın alemi yok. Varsın farklılıklarımızla bir arada olmayıverelim. Ama mesela başka gezegenlere seyahat etmek konusunda bu kültürlerin yarışmalarını ve belki de işbirliği yapmalarını görmek insanlığa heyecan getirirdi.

Epik unsur derken kastettiğimse insanlığa yücelik duygusu verecek olan şey. Bugün, 1950’li ve 1960’lı yıllarda uzay çalışmalarında yaşanmış olan heyecandan eser yok. Kızıl Ordu Korosu’nun insana özgüven ve “başarabiliriz” duygusu veren çok sesli müzikleri geçmişte kaldı. İyiliğin kötülüğe karşı savaşı, Yüzüklerin Efendisi gibi edebî eserlere bırakılmış durumda. On dokuzuncu yüzyılda ve yirminci yüzyılın ilk yarısındaki devrim umudu yerini hayal kırıklığına bıraktı. Yeryüzünde kâşiflerin ayak basmadığı tek bir kara parçası kalmadı. İnsanların herhangi bir ideal uğruna parmaklarını kıpırdatmaya mecali yok. Yani bugün ciddi bir motivasyon sorunu var. Tek başına bilim ve mantık bize bu motivasyonu, bu duygusal gereksinimi veremiyor. Bu yüzden yeni bir iyi anlayışına, yeni bir değerler bütününe, insanları birleştirerek harekete geçirecek yeni ve büyük bir ideale ihtiyaç var.

Bu idealin içeriğini ancak kısmen, yani yukarıda değindiğim kısımlar itibariyle speküle edebilsem de, insanlığın geleceğine dair dört başı mamur bir öngörüde bulunmak imkânsız. Sonuçta kimse kâhin değil. Yazdıklarım için satır satır kaynak belirtmem pek mümkün görünmüyor. Ancak ilgilenenlere, Alexandr Dugin’in The Forth Political Theory’sini, Yuval Harari’nin ‘Homo Deus’unu, kendi kitabım ‘Çağımızın Yanılgıları Üzerine’yi, Thomas Piketty’nin ‘Yirmi Birinci Yüzyılda Kapital’ini, Francis Fukuyama’nın ‘Tarihin Sonu ve Son İnsan’ını ve Samuel Huntington’ın ‘Medeniyetler Çatışması’nı önerebilirim.

Spekülasyonlar zayıf ve risklidir. Yine de, denemeye değer.