İyi ve kötü karşıtlığı toplumdan topluma değişen ve kültürden kültüre farklılaşan bir göreceliliğe sahip olmasına karşın insanlığın ortaya çıkışından beri var olan, tarih boyunca onunla birlikte sürüklenip gelişen ve karmaşıklaşan evrensel bir olgudur. Görünüşte herkesin iyinin tarafını tuttuğu bu mücadeleyi kavrayabilmek için kötülüğü anlamak, kötülüğü anlamak için de insanı mercek altına almak gerekir. İnsan da diğer tüm canlılar gibi hayatta kalma içgüdüsünün peşinden gider. Bu yolda ilerlerken hayatta kalmasını sağlayacak koşulları en üst düzeyde sürdürülebilir kılarak istikrara ulaşmak ve varlığını tehlikeye atacak tehditleri en alt düzeye indirip, mümkünse yok etmek, belirsizliği ortadan kaldırmak için var gücüyle didinir. Diğer bir deyişle istikrar insanın can dostu, belirsizlik ise can düşmanıdır.

İnsanlığın Reklam Kuşağında Kötülük Görünmez
Diğer türlerle giriştiği varkalım rekabetinde başarılı olabilmek için sosyal organizasyon ve işbirliğine dayalı yaşam modelini geliştiren insan, böylece kültür ve uygarlık temelleri üzerinde yükselen “insanlık” kubbesinin koruyucu gölgesi altında dünya üzerindeki hâkimiyetini ilan etmiştir. Bugün insanlık kavramını düşündüğümüzde, birçok diğer kavramı içinde barındırdığını görebiliriz. Hatta insan türünün bugüne kadar geliştirdiği tüm nitelik ve yücelikleri bir kelime altında toplamak istesek insanlık kelimesinden daha uygun bir sözcük bulmakta zorlanabiliriz. İnsanlık deyince aklımıza, bilge ve erdemli olmak, bu özellikler sayesinde incelik sahibi olmak gelebilir. Sevgi, şefkat, hoşgörü, yardımlaşma, cömertlik, dostluk, sadakat, iyilik, fedakârlık gibi değerler kendini hatırlatır. Kötülük mü? Onun en büyük temsilcisi şeytan değil midir? Toplumda tiksinti ve dehşet uyandıran eylemleri gerçekleştiren insanları “Bunu yapan insan olamaz,” diye bir çırpıda insanlıktan aforoz etmez miyiz?

İnsanlık eğitilmiş ve sistemli bilgi sahibi olmayı, zihinsel gelişmeyi, uzmanlığı, kaliteli yaşam tarzına vurgu yapan bir kültürün üyesi olmayı, yüksek standartlar içeren refahı ve uygarlığı da içine alır. İnsanlığın toplumsal boyutları üzerinde düşünmeye devam ettiğimizde onun hedefe ulaşmak için organize olan, değişen koşullara örgütlenme yapısını ve işleyişini değiştirerek uyum sağlayabilen, hayatta kalabilmek için birlikte yaşama zorunluluğunu karmaşık ilişki ağlarına çevirip diğer canlılara hükmetme avantajına dönüştüren bir anlayış olduğunu görebiliriz. Bu noktada akla bazı sorular gelir: İnsanlık bu kadar mükemmel bir yapılanmaysa kötülük nereden kaynaklanıyor ve neden ortalıkta fütursuzca kol geziyor? En küçük çaplı duyarsızlık, sorumluluğun inkârı ve aldatmacalardan başlayarak son derece karmaşık sömürü sistemlerine, kitle kıyımlarına ve hatta dünyadaki yaşamın tehlikeye atılmasına kadar uzanan kötülükler nasıl oluyor da yaşamın her anında karşımıza çıkıyor?

Kötülük Tohumları Kubbedeki Çatlaklarda Tutunur
Toplumsal yaşam düzeni, insanı belirsizlikleri ortadan kaldırıp istikrar sağlayacağı vaadiyle işbirliğine yönlendirirken kendi birikimleri ve hedefleri doğrultusunda insan olmanın, diğer bir deyişle insanlığın çerçevesini oluşturan bir dizi kuralları ve sınırlamaları ve yaptırımları da beraberinde getirir. Bu yükümlülükler insanın üzerinde ağır bir yük oluşturur. İnsan genelde uyumlu ve itaatkâr bir canlıdır. Ne var ki, hiçbir toplumsal düzen bugüne kadar bütün belirsizlikleri ortadan kaldırıp istikrarı kalıcı bir şekilde yerleştirme mükemmeliyetine erişememiştir. Sosyal düzen ne kadar gelişmiş olursa olsun insanın ölümlü olduğu gerçeği ile yüz yüze olması belirsizlik duygusunun tamamen ortadan kalkmasını engeller.

İnsan doğduğu andan başlayarak kendisini sarıp sarmalayan toplumsal düzenek ve sosyal ilişki ağlarının sağladığı faydalarla neden olduğu olumsuzluklar arasında sıkışıp kaldıkça belirsizlik hissi yoğunlaşır; istikrarın giderek uzaklaştığı duygusu ağır basmaya başlar. Bu noktada, kendisinde önemsenmemekten kaynaklanan hayal kırıklığı, baskı, endişe, sıkıntı, üzüntü, suçluluk, korku, acı ve nihayetinde öfke, kin nefret gibi olumsuz duygular uyandırabilen bu ağır yükten kurtulmanın yollarını aramaya, bir türlü kurtulamayacağını anladığı bir sonraki aşamada ise bu yükle kendince mücadele etmeye başlar.

M. Scot Peck, “Kötülüğün Psikolojisi,” isimli kitabında belirsizlik ve suçluluk duygusunun insanı delirtebileceğini belirterek, “Kazara kötü olunmaz, biz yetişkin insanları kötülüğün kurbanı yapan kader değildir, tuzağı kendimiz hazırlarız,” der ve kötülüğün bir dizi seçim sonucu ortaya çıktığını vurgular. Erich Fromm “Sevginin ve Şiddetin Kaynağı” kitabında kötülüğü “İnsanın insanlık yükünden kurtulması yolunda giriştiği trajik çabada kendisini yitirmesi,” olarak tanımlar. “Kötülüğün şeffaflığı” adlı kitabında iyiliğin, iyilik ve kötülük diyalektiğine dayandığına, kötülüğün ise bu diyalektiğin yadsınmasına, iyilik ve kötülüğün kökten ayrılığına, bunu sonucu olarak da kötülük ilkesinin özerkliğine dayandığına vurgu yapan Jean Baudrillard da, “Kötülük ilkesi tersinme ve rakip olma ilkeleriyle eş anlamlıdır,” der.

Bütünleşmeden Kopuş, Kendine Yöneliş
Toplumla bağı kopmaya başlayan ve bütünleşmekten uzaklaşan insan kendisine yönelir. Artık dikkatini yoğunlaştırması, önemsemesi ve sevmesi gereken kendisidir. Kötülük üzerine çalışmalar yapan düşünürler ve bilim insanları kötülerin ortak özelliklerini sıralarken ben-severlik olarak tanımladıkları bu eğilimin yanı sıra, sorumluluktan kaçınma; fark edilmesi zor ama devamlı yıkıcı olmaya yönelik davranışlar; çoğunlukla belli etmemekle birlikte insanların gözünde saygın bir yer edinebilmek için duyulan aşırı istek -ki bu istek, tedbirli olmalarına ve kötü duygularını inkâr etmelerine neden olur-; genelde gayet mantıklı ve akıllı görünmelerine rağmen özellikle stres altında şizofreniye benzer bir hal olan gerçeklerden kopuş gibi özelliklerden de bahsederler. Kimi psikiyatr ve psikologlar bu duruma kendi aralarında geçici şizofreni adını verirler. Hannah Arendt’in “Kötülüğün Sıradanlığı” kitabında Hitler’in yardımcısı Adolf Eichmann’ın gerçeklikten kopukluğuna vurgu yapması bu son özellikle uyuşmaktadır.

Kötülük Dallanıp Budaklanır
Diğer insanlardan ve toplumdan kopuş bir kez başladığında bu ayrışmayı derinleştirecek davranışlar ve eylemler de ortaya çıkmaya başlar. Etkileşim içinde olduğu insanları ve nihayetinde toplumu ilgisizlik, duyarsızlık, sorumluluktan kaçma, alay, aldatmaca, canlarını sıkma yalan ve aldatışlarla cezalandırmaya başlayan bu süreç bireyin elde ettiği güç ölçüsünde can yakmaya ve yıkıma evrilir. Çıkarların örtüşmesiyle yaygınlaşır, çoğalarak sıradanlaşır ve yaşamın her geçen gün biraz daha kanıksanan ayrılmaz bir parçası haline gelir.

Richard J. Bernstein “Radical Evil” adlı eserinde “Kötülüğü insanlık durumunun değişmez bir özelliği olarak görmemeliyiz,” der. Buna karşın Jean Baudrillard da kötülüğün kendi içinde temellenmesi savından yola çıkarak “Dolayısıyla oyunun hâkimi odur ve sonsuz çatışkının hükümdarı olan kötülük galip gelir,” der.

Tarih boyunca sayısız düşünür ve araştırmacı din, felsefe, ahlak, etik, sosyal ve beşeri bilimlerdeki uzmanlıklarını kullanarak kötülüğün ne olduğunu anlamaya onu yok edecek reçeteleri bulmaya çalıştı, çalışıyor çalışacak. Bu çalışmalar sonucunda ortaya çıkan reçeteler yeni zehirlenmelere yol açarken birçok ütopya da distopyaya dönüştü. Görünen o ki insanlık kendisini doğru bir şekilde tanımlayıp, konumlayarak insana hak ettiği değeri verene kadar kötülük de onun gözlerden uzak tutmaya çalıştığı sorunlu üvey evlat rolünü oynayacak ve “Ne kadar gizlemeye çalışırsan çalış bensiz eksiksin. Ben seni tamamlayan, sana ait bir parçayım,” mesajını vermeye devam edecek.