Ve İşin Sonunda Anne Olunca da Anlamayacaktım

Kaçacaktım. Ama delik yoktu. Var olan kurtarıcı deliğim; ailemin tüm kadınları tarafından lanetlenmiş ve kendimi, kendi imzamla köleliğine sunacağım adam için üzerine toprak atılıp kapatılmıştı. Deliklerimi kapamanın bir diğer yolu da deliliğimdi. Delirdikçe tüm boşluklar kapanıyor, ortada günaha malzeme verecek hiçbir şey kalmıyordu. İnsanın bütün delikleri seksüel geçit törenlerinizde belli olmaz. Ağız, en büyük deliktir, oradan ölüm fermanı bile verilebilir. Kolay mı, konuşulan yerdir orası. Ve konuşarak bir insanı, insanlığından men edebilirsiniz. Kulak; daha kanaatkar bir deliktir mesela, ama o aralarında en çalışkan olandır, zira doğum zelzelesinden yeni çıkmışken bundan sonraki hayatında seni hangi isimle çağıracakları ilk ona söylenir. Kulak emektardır, saygı duyulması gerekir. Göbek deliği var değil mi bir de? Kadın için gebelik boyunca kutsal, erkek için vitrini düzgünse ömür boyu çekici bir deliktir göbeğinki.

Ben ise hepsini kapattım. Rahatça yaşadım böylece, yarınımı düşünme kaygısı olmadan, bir yerlere tutanma telaşına hiç uğramadan, öyle geldiği gibi. Bereket denilen şey ise benim için, içine tüm varlığını doldurduğu penisini önüne gelenin gözüne sokmayı marifet sanan ahlaksız bir tanrıdan başka bir şey değildi. Kendime dair çıkmazımın en büyük sebebi kendimi kabul edemeyişimdi. Aklıma hakim olamıyor, aklımla iyi geçinemiyor, aklımın bir adım sonrasını asla hesaplayamıyor ve yaşadığım günlerin satırlarını durmadan karalıyordum. Kendimi daha kendime kabul ettirememişken, etrafımdaki herkesin hiç durmadan “vakit kaybetmeden birini bulmam gerektiğini, birkaç sene sonra güzelliğimin de bir işe yaramayacağını, anne olma yaşımın geldiğini” ilan etmeleri, sinirimi bozmakla kalmıyor, beni çalışkan bir seri katil olmaya itiyordu. Şiddet yanlısı değilim elbet, işin doğrusu ben hiçbir şeyden yana değilim. Fakat, kendi hayatının tüm meselelerini halletmiş gibi başkalarının hayatlarının yardımcı yönetmenliğini yapan kimselerin başına gelecek her türlü musibete elimden geleni ardıma koymayarak yardım edebilirim. Korkaklığımı yendiğimde hepsi olabilir. Bütün planladığım cinayetler gerçekleşebilir. Günün birinde polisler benim de kafamı arabanın kapısından korumak için ellerini siper edebilirlerdi. Ya da ben bir gün herkesin dediklerine uyup tam istedikleri kıvamda pişip, etrafa mis kokular yayabilirdim. Tek bir imzamla cümle aleme “Eşim budur!” diye ilan ettiğim adamın, korunaklı bölgeme girmesine izin verip, o hassas çizgiden geçmesine acılar içinde boyun eğerek resmen kadın olabilirdim!

Çok zaman önceki haki renkli günlerin birinde, bizde olamayan o kudretle tanrı bana seslendi.
Haki renkli günler zaten böyledir; hep dindar. İnançsız ama dindar. Başlangıcı çok merak etmeyen, ama bitişe takık, a ve b noktası arasındaki yolculuğu umursamaz fakat sevap hanesinin epeyce yüklü olmasıyla meşgul. Böyledir haki rengi günler. Muhakkak tanrı sana “Zannettiğin Tanrı ben değilim, Tanrı da zannettiğin gibi değil, kaldır başını o karton secdeden!” der. Benimse bunların hiçbiri ile alakam yoktu. Benim için sevap veya günah kocaman bir hiçti. Çünkü etrafımda sevap yerine Nurdan Teyze, günah yerine de hayatın kendisi yeterliydi.

Tanrı bana hiçbir şey sormamıştı bugüne dek. Ben sorayım diye beynimin içine dinamitleryerleştirmişti. O dinamitler ansızın patlıyor, patlarken fuşya rengi bir lav tüm hücrelerime yayılıyordu. Rengârenk yanıyordum hiç durmadan, yedi renk dumanım tütüyordu. O dumanın varlığından güç alarak karşıma çıkan tüm kapıları çalmıştım bugüne dek. Sekiz numaralı kapı da o kapılardan biriydi. Sekiz numaralı kapı, Nurdan Teyze’nin kapısına aitti. Ya da tanrıya!

Kira kontratında sıkıntı çıkmasın diye isim değiştirmiş olabilirlerdi. Nurdan Teyze yardıma muhtaç bir yatalaktı. Yıllar önce kocası onu bırakıp kaçmış, o da tek kızıyla sallan yuvarlan bir hayat sürmüştü. Bir daha evlenmeye gerek duymamış, ama sahalardan da tahmin ettiğinden çabuk çekilmişti. Kızı Berrin hemşireydi. Bin bir güçlükle evlendiği, bankada gişe memurluğu yapan kocası Ayhan’ın, annesinin onlarla yaşıyor oluşuna dair memnuniyetsizliğinden ötürü yuvasının yıkılmasından ölesiye korkuyor, annesine her sabah “Günaydın anneciğim!” derken, “Yine mi iyileşmedin anneciğim?” diyordu aslında.

Saygıda kusur etmezdi, annesini öpüp severdi de. Çünkü kadınlığın en büyük mucizelerindendir, iç taraf kömür karası olsa da yüzde elmaslar parlatmak. Berrin de kocasının her akşam yataklarına yattıklarında “Berrin, sizin akrabanız falan yok mu allahısen? Mersin’de teyzen vardı hani, düğünde sana bilezik takmıştı, onu arasak, annene biraz da o baksa? İlim kemiğim kurudu valla, üç kuruşluk maaşla hasta bakmaktan. Hem bizim çocuk için tedavi olmamız gerekiyor. O koşuşturma içinde kim bakacak annene?” cümlelerinden ve hemen ardından iştahla ama şefkatsiz bir şekilde onunla sevişmesinden, yok canım ne sevişmesi, üstüne çıkıp tepinmesinden illallah etmişti, ama ses edemiyordu. Yuva kolay yıkılır ama zor kurulurdu cancağızım, idare etmek zorundaydı, ne yapsın? Pekiyi, bunları nereden biliyordum?

Bakışlarından… İnsanların hayatlarını çözmek için onlara dikkatli bakmanız yeterlidir. Berrin yorgun bakar, Ayhan öküz öküz bakar, Nurdan teyze çaresiz bakar. O çaresiz baktıkça, ben içime eğilir, oradaki çamurların arasından vicdanı çıkarır, Nurdan Teyze’nin başucuna koyarım. O ise benden su ister, ona kitap okumamı, istemediği kanalı değiştirmemi, altını pislettiğinde mümkünse onu öldürmemi. Ben onu öldürmem, çünkü o benim için sevap denilen şeyin ta kendisidir. Ve ben etraftaki kimseler gibi kendime binlerce sevap kanalı bulabilecek kadar yetenekli değildim. Belki de kendi reddedişimdi bu. Bir tarafı beslerken, diğer tarafı bozmaktan çekinmeyen insan doğası midemi bulandırıyordu. Bence herkes bir konu seçmeli ve ömür boyu bu konuda sevap işlemeliydi. Benim uzmanlık alanım ise dediğim gibi Nurdan Teyze’ydi.

“Orada mısın?”
Bir rüya değildi, bir fantezi ürünü değildi, düpedüz önümde yatan Nurdan Teyze’ydi bunu soran.

“Buradayım Nurdan Teyze, bir şey mi istedin?”
“Ölüyorum kızım ben.” dedi sakince, “Gitmeden de benim vasıtamla tanrı seninle konuşacak.”

Hangi lanet bu durumun yanında mum misali erimez ki? Ama sakin olmak gerekliydi, karşımda ölmek üzere olan hasta ve bunak bir kadın vardı. Tonlarca ilaç içiyordu böyle saçmalaması normaldi.

“Tamam Nurdan Teyze, sen şimdi uzan, Tanrı’ya da söyle, azıcık beklesin, yemeği koyup geliyorum.”

*

“Çocuk istiyor senden anlayacağın… Bunda bu kadar büyütülecek bir şey yok evladım. Doğanın kanunu bu, insan dediğin yalnız yaşamaz. Yalnızlık yapış yapıştır. Alıştın mı ruhundan sökemezsin. Sökmeye çalıştığında eline gelir parçaların! Anladın mı?”

Neyi anlayacaktım, anlamıyordum tabii! Yarım saat önce orta ateşte pişecek çiğ taze fasulyeler ile ve deli (biraz önce delirmiş olmalıydı) üstüne de yaşlı (uzun zamandır yaşlıydı) bir kadınla uğraşırken şimdi aklımın hayalimin almayacağı bir durum önümde sere serpe uzanıyordu.

Nurdan Teyze’nin son kullanma tarihi geçmiş evliliğinden kalma antika koltuğunun üzerinde vücudumun hiçbir noktasını kıpırdatamadan sadece bana söylenilenleri dinliyordum. Ayrıca ne kadar çok çiçek vardı bu eski halıda. Ne kadar yoğundu renkleri! Birbirinin içinden geçen çiçekler tüm salonu kaplamıştı sanki, zorla bahar geliyordu kimseye sormadan.

Nurdan Teyze’nin kendinden ve delikliğinden emin cümleleri aklımdan gelip gidiyordu. Aklıma geldiği anlarda içime korku salınıyor, gittiği anlarda o korku yerini kabusun farkında olup biteceği anı beklediğin o boyutlar arası ana bırakıyordu. Nurdan Teyze’ye deli demek kolaydı. Zaten deliliğimden emindim, pekiyi ya tanrı? O hangi ara bu kadar delirmişti?

Deliliğe övgüler yağdırıyoruz, ama delileri kabullendiğimiz yok. Zannediyoruz ki deliler hep uzağımızdalar. Asla bizim yanımızda olamazlar. Hele de yakınlarımızdan biri delirecek öyle mi? Asla! Deli misin sen, mümkün mü? Elbette mümkün. Benim en yakınım delirmişti. Tanrım delirmişti! Deliliği öyle iki günlük değildi ayrıca. “Yahu bırak, o delilinin tekidir, her şey beklenir ondan!” deyip kahkahalar atamıyordum mesela. Tanrımdan her şeyi bekliyordum evet ama, o her şey tanrının delirmiş olmasıyla birlikte bana korkudan başka bir şey vermiyordu.

Halının çiçeklerinden gözlerimi kaldırıp Nurdan Teyze’ye baktım.
“Şimdi sen tanrıyla beni konuşturuyorsun. Ve tanrı benim bir çocuk doğurmam gerektiğini söylüyor, öyle mi?” dedim.

Ah, insanoğlunun en büyük salaklıklarından biri gene karşımızda! Kabullenemediği her şeyi yüksek sesle söyleyip değişeceğini sanmak.

“Sen beni sevmiyorsun öyle mi?”

Evet, sevmiyor.

“Gelmeyeyim mi ben şimdi yani?”

Gelme.

“Şimdi işe alımlar durdu diyorsunuz, yanlış mı anladım?”

Yanlış anlamadın, hala işsizsin.

Benim durumum da aynı, yüksek sesle tekrar edince hiçbir şey değişmedi.

“Evet!”

Daha uzun cümleler kursa mesela bana tanrı, şu an kıyametin nasıl kopacağından bahsetse, dağlar plajlara mı dönecekti, kuşlar ayaklanıp koşacak mıydı yoksa neydi? Bana bunları anlatsa ya! Neden ibadet etmediğimi sorsa, ezan okunurken müziğin sesini açmaktan özellikle zevk aldığımı bildiğini, ekmek kırıntılarının üzerine bastığım için meleklerin kollarının yorulduğunu anlatsa, hiçbiri yok. Gayet kendinden emin bir şekilde benden çocuk istiyor. Bu cümleye alışmak yaklaşık üç günümü aldı. Yüksek sesle tekrarladığım cümlemden sonra, içindeki tozlar gitsin diye çalkaladığım büyük su bardağını ağzına kadar doldurup Nurdan Teyze’nin evini terk ettim. Bir daha onu hiç görmeyecektim. Eğer bu denli meraklı olmasaydım.

Merakımda tanrı vergisiydi elbet. Belki de beni yaratırken, nefesinden döktüklerinin en güçlüsünü, bilerek merak yapmıştı. Durmadan sordum, sordukça bulmaya çabaladığım tek şey aslında tanrının kendisiydi. O da bunu biliyordu. Onu bulmaya çabaladıkça yaklaştığıma emin olduğum her an, o bir adım daha uzaklaştı. Ve ben her arayışımda kaybolup yolun ta başına döndüm, ama merak etmeye devam ettim, hem de hiç durmadan! Yan duvarın ardını değil de zihin arkalarını, hayatların arkası yarın kısımlarını, maymunun bizim bakkal Recep’e dönüş hikayesini, Havva’nın, bacak arasını kapatan yaprağı sevip sevmediğini merak ettim.

Bunları bana anlatacak kişiler kanlı canlı olarak yanımda değillerdi. Her biri toprağa karışmış, suret değiştirip yeniden gelmiş, yine gitmiş sonra bir daha ve bir daha ölmüşlerdi. Bedenim, onların yaşadıkları döneme denk gelmemişti. Fırsatım olsaydı, babamın kasığından annemin rahmine ettiğim seyahat anını değiştirirdim. Çok çok öncelere giderdim. “Neden?” sorusunu Aristo’ya sorardım mesela ya da Cicero’ya o da olmadı, muhakkak uğrardım Descartes’in yanına. Dionysos ile mutlaka iyi arkadaş olurdum. “Etkilerin uzun yıllar sürecek haberin olsun!” veya “Felsefenin de rock starı sensin.” derdim.

Hiçbirini deme fırsatım olmadı. Düşüncelerini yakalayamıyorsun orası gerçek, onlar sonsuz oluyor. Sonsuzdan geliyor ve asla onları tutamıyorsun. O sonsuzluğun içinde istediğin gibi koşturuyorsun onları, istediğin yere bırakıyor, istediğin yerden alıyorsun. Bıraktığın gibi de bulmuyorsun fikirlerini, hepsi rengini çoktan değiştirmiş oluyor. Bu nedenle konuşmak istediğin her ne varsa, bir yerden sonra sadece kendine anlatıyorsun. “İnsanın en iyi dostu kendidir.” cümlesinin üzerini karalayıp, yerine “İnsanı en iyi dinleyen kendidir.” demek istiyorum. Dinlemek dost olmayı gerektirmez ne de olsa. Kimseyle konuşamasam da konuşacağım biri vardı artık.

Sevgili Tanrı, işi büyütmeye gerek yok, işlem kolay olacak. Sana bir bebek verecek o bebek mucize yaratacak? Ne gibi bir mucize mesela? Peygamber doğurmak gibi mi? Meryem de o mesele halledilmedi mi? Sen kendi mucizeni yaratacaksın, Meryem, Tanrı’nın kendi mucizesiydi.

Mucizelere tanık olmak istemediğim bir yaştaydım, merak ettiğim her şey öte tarafta birikmişti, aslında bu dünya ile ilgili sağlam bir bağım da kalmamıştı, hesaplarıma göre ufaktan ufaktan öte tarafa geçecektim. Annelik ise asla yakınında olabileceğim bir kavram değildi. Annelik bir çeşit intihar biçiminden başka bir şey değildir çünkü, kendini beğenmeyip “Ben olmadım ama, benzer bir şey koyabilirim ortaya” güdüsüdür. Sonsuz olacağını sanmanın değişik bir versiyonu. Yani imkansız. Ve ansızın bir gün kararmış olan gözlerim, bilmediğim bir yerde açıldığında, etrafımda taştan başka bir şey yoktu. Soğuk, daha önce bilmediğim bir şeymiş gibi, ilk kez tüm duyularıma yayılıyordu. Garip bir koku vardı, etraf çok saf kokuyordu. Daha önce kimse bu kokuyu teneffüs etmemiş olmalıydı, çünkü böyle bir kokunun ikinci kez kullanılması imkansızdı.

Kendime birazcık geldiğimde, karnıma “Kırmızı Başlıklı Kız” masalına ithafen taşlar doldurmuşlardı. Avcı da karşımdaydı. Siyah takımını ve fötr şapkasını çekiştirdi. Nasıl bir güzellik yerleştirilmişse suratına, insan baktıkça yüzünün her köşesinde gözlerini bırakıyordu. Cümleleri arka arkaya sıralanırken sadece sesi dinliyordum, söyledikleri çok da önemli değildi. “Hoş geldin!” diyordu bana. Beni rahat ettirmek istediğini, seçilmiş bir kadın olduğumu, tanrının hiçbir şeyi bilinçsiz yapmayacağını, kendimi rahat bırakmam gerektiğini anlatıyor olmalıydı.

“Tanrın nerede?” dedim.

Kahkaha attı. Aşık olabilirdim şu dakika. Daha önce böyle bir adam görmemiş varlığım, ona bakınca zaten daha önce herhangi bir adam da görmediğini anlıyordu. Bir çocuk yapacaksam ondan yapabilirdim, belki de orada bulunma nedeni de buydu ve ben hazırdım.

“Benimki mi, yoksa seninki mi? Seninki yukarıda ama, benimki her yerde.”

“Ne saçma bir senaryodur bu, hayır, yaptınız da daha önce, tekrarlamaya ne gerek var?”

Gözlerim yarı kapalı, içim bayılmış bir halde tanımadığım biriyle yaptığı kavgayı dinliyordum.

“Edebi ürünlerinizde bunun örneklerini gördük. Hangi edebi ürünler mi? Mizah anlayışınızı oldum olası sevmişimdir. Şu dört ciltlik roman, hani her birini kutsal ilan ettiniz ya, onlar işte! Aslında bu sizin meseleniz değildi. Sizden bağımsız bir şekilde her biri doğru düzgün okunmamacasına koyu renkli mobilyaların muhakkak üst raflarına kaldırıldı. Çocuklara yasaklandı, kadınlara ise ayın belli günlerinde. Erkekler ise spermleriyle haşır neşir oldukları anlarda köşe bucak kaçtı kitaplarınızdan. Bu yüzden de kutsal sayıldılar. Oysaki hayatın içinde olabilen her daim kutsaldır. Yazı ve anlatış stilinizi oldukça seviyorum. Rönesansı hatırlatıyor bana hep. Rengarenk ama kasvetli, başkaldıran ama teslim olmuş cümleler. Elea Okulu öğrencilerinin kafasındayım bilirsin. Hem birbirimizi de pek sevmeyiz. O da bir gerçek. Fakat bu, var olan yeteneklerimize sırt çevireceğimiz anlamına gelmez. Dışarıdan öyle gözükmese de ben dürüst bir varlığım. Bu arada artık sen diye hitap edebilirim değil mi, mazimize göre fazlaca bile sizli bizli konuştum.”

Kalkmaya çabalıyordum, demin aşık olmaya karar verdiğim adam tam bir deli çıkmıştı. Kendi kendine konuşuyor, cevap alamıyordu. Burada ne yapıyordum üstelik. En son evimde değil miydim? Ah kesinlikle Nurdan Teyzenin üç harflileri bana musallat oldu. Keşke edecek birkaç dua ezbere bilseydim. Platonik aşkın sahibi, hem etrafımda dolanıyor, hem elleriyle vücudumu yokluyor, hem de konuşuyordu.

“Yağmur mu yağıyor? Ah yapma! Hep aynı şeyi yapıyorsun, sinirlendin mi önce yağmur yağdırıyor, sonra tepeme şimşek atıyorsun! Daha yaratıcı olmalısın, bu senin asli görevin. Yaratıcılık boyundan büyük meselelere kalkışanların en büyük sınavıdır bilirsin. Yarattıklarını zannettikleri ne varsa onları içlerinde eritir. Böylece kalıplar içinde beş duyusunu sağlama almaya çabalayan milyonlarca insan yetişir. Halbuki dünyanın düzeni bu denli karmaşık değildir. Bu karmaşadan en çok payımı ben aldım ya, neyse. Beni hep ya hava kürenin en tepesine ya da barisferin dibine attın. Ayrıca barisfer ismini beğenmediğimi en başından söylemiştim. Ama sen beni sakın dinleme, aman.”

Aniden bana döndü. Hangi varlığın gözlerinin içine tüm ormanlar ve nehirler aynı anda sığdırılabilir?

“Şimdi senin içine girmem gerek. Çünkü çocuk yapacağız, bacaklarını açar mısın lütfen?”

Vücudumu baştan ayağa saran titreme, heyecandan, korkudan ve aniden zihnimde uyanan bir fikirden sebepti; beni buraya Tanrı getirmişti ve bu çocuğu bana bir melek verecekti.

“Burada mı sevişeceğiz?”

Dünyanın en aşağılayıcı bakışıyla baktı bana. Ağzını ağzıma kadar getirdi ve konuşma halinden, tıslama haline geçti.

“Sence tanıdığın tüm kadın ve erkeklerin yaşadıkları şey ne? Aşk mı?”

Ellerini boğazıma doladı. Parmakları birer kayış misali dolandıklarında, gözlerindeki ormanlar cayır cayır yanmaya ve tüm nehirler kurumaya başlamıştı. Birkaç saniyelik tereddüt anında beni boğmaması gerektiğini anlamış olmalı ki ellerini çekti. Tekrar görünmez dostuna döndü.

“İçine giren herkesle seviştiğini, her yaşadığının da aşk olduğunu zannediyor.Hangi aşktan bahsediyorsun. Sen aşkı altın keselere ve kendine saklamadın mı? Bir de benimle işbirliği yapıp bu zavallı yavrucakları kandırdın! Her zerrelerine şehvet, beyinlerine hırs, kalplerine bağımlılık, hayatlarına da alışkanlık doldurup dünyanın en matah duygusuymuş gibi durmadan servis ettin. Yüzyıllardır bu çember çevresinde dönüp duruyorlar. Oysa aslolan hep daha ötesiydi. Daha ötesi ise sadece ruhla mümkündü.

İki ruhun karşılaşması da yetmez. Birbirine karışması da az kalır. Gerçek olanı hissedebilmek için o iki ruhun baştan ayağa birbirinde erimesi gerekir. Ancak o zaman sevişme anlamlıdır. Ancak o zaman tam anlamıyla iki beden birbirlerinin kapısının kilidini kırarlar. Böyle bir duyguyla mümkündür senin hissettirebileceğin aşk. O aşkın olduğu yerde hiçbir farazi duyguya yer yoktur. Sorulara, cevaplara, günahlara ya da sevaplara, renklere, seslere, ayrılmış veyahut birleşeceklere, yakaranlara, boğulanlara, geçmiş ya da gelecek kaygısına, kadın ya da erkek oluşa, hiçbir şeye! Her biri buharlaşıp uçar, hepsinin üzeri dalgalardan aşınır ve bir gün yok olur. O duygunun aslında adı da yoktur, ama ifade etmek için hep isimlemeye alışkınız işte. Hâlbuki anlatılamayan her şeyi, anlatılamadığı kadarıyla bırakmak gerekir. Bu duygunun ötesine de ödül olarak kendini koydun. Kaybolan değerli varlıklarının başına ödül koyanlar gibi, sen de bu duygunun başına iliştirdin kendini. Çünkü kaybolmuşlardı, mucizeye ihtiyaçları vardı. Mucize ise dillerinde tükürüktü artık. Dolup dolup boşalıyordu durmadan. Günlere gecelere mucizeler sığdırıyorlardı. Şu kadın, şu adam, şu gece, şu deniz, şu hava, şu bebek, şu para, her biri ağızlarından akıyordu. İşleri biraz toparlamak için, sorulara istedikleri yerden başlasınlar diye, sen de onlara yol gösterdin. “Sizi çift yarattım!” dedin, “Ayrı durmayın, birleşin!” Senin dilinden en iyi ben anlarım!” dedin.

Bu çağrının kaygan tercümesi şuydu.

“Bazılarınızı çift yarattım, siz geri kalanlar, sadece üreyin!”

Uzandığım yerle git gide bütünleşiyor ve taşa döndüğümü hissediyordum. Çırılçıplak olduğumu tüm vücudumu yakan bir alev nedeniyle anladım. Etrafıma mumlar yerleştirmişti ve hepsini aynı anda yaktı. Hala titriyor, ama korkmuyordum. Söylediklerini anlıyordum, nerede olduğumu, neden buraya getirildiğimi ve sonrasını! Karşımdakinin kim olduğunu da biliyordum; beni asıl şaşırtan onu bu denli istiyor ve işin özünde anlaşılmaz bir şekilde seviyor olmamdı. O ise, kokusunu hiç duymadığım birtakım yağlarla vücudumu ovuyor ve konuşmaya devam ediyordu.

“Krallığının yıkılmasından korkan Firavunlar sana yakarırken, sen de kendine el açtın mı işin özü bilinmesin diye?”

“Hayır, senden nefret etmiyorum dostum, biz konuşmanın en başında senin duygularından bahsediyorduk. Sen benimle anlaşamadın. Daha doğrusu öyle gösterdin. Halbuki yol aynıydı. Senin yaverindim. Hala öyleyim. Sen “Yapmayın” dedin, ben “Yapın, çünkü yapmadan anlayamazsınız!” dedim.  Arada Everest yok. Kendi yarattığın türe bu kadar yabancılaşman da ironik bir durum bence. Hem fark etsinler istiyorsun hem de hiçbir şeye dokunmalarına izin yok. İmkansız! Mümkün olmayan her şey sana mahsustur, mümkünlerin en yücesi sensin, bu zavallılara bu kadar sert davranma. ”

Bacaklarım yıllardır bu anı bekliyormuş gibi açılırken, içimdeki ses ciddi bir günah işlediğimi fısıldarken, bedenim bunun dünyanın en kutsal anı olduğunu söylüyordu.

“Şimdi sana açıklamak istediğim bir şey var, acısız ve net olacak. Oyundaki rolümü değiştiriyorum! Ezilen, kovulan, yetersiz varlık temasından sıkıldım. Senin kadar ben ve benim kadar sen var. Sen ne benden öteye gidebilirsin, ne de beni kendinden edebilirsin. Yarattığın yeryüzü sensen, o yeryüzünün depremi benim, deniz sen isen, med-cezir benim, Güneş sana layık ise, Ay benim. Kadını ve erkeği sen yarattın madem, ikisinin her türlü uzvu aslında benim. Bana sırt çevirme artık. Beni sevmemek ne sana ne de yarattıklarına mümkün. Hepsi sarmal. Şekillerden uzaklaşmadan bak. Beni sevmeyen kim ise, bende gördüklerini daha bir merakla bekler. Şehvet mi sevmiyorsun, yer gök şehvet dolacak. Kibir büyük günah mı, denedin mi peki, hayır, o zaman kötülüğünü nereden bileceksin? Bilsin artık tüm kızların ve oğulların, bensiz sen yok, bensiz sana giden tüm yollar kapalı. Bırak tersine dönsün bütün düzen. Yolun tek olduğunu anlatmak neden bu denli zor olsun ki? Denklem basit: bana uğrayan sana gelir. Benden geçen sana kavuşur. Çocuklarını pür-i pak edip babalarına el öptürmeye gönderen bir anne say beni. Bırak, kaçtıkları şeylerin aslında bulmak için şifreleri olduğunu anlatayım. Kafası bende kalmış birçok düşünür ve sanatçının aramızdaki o geçitten korkusuzca koşarak geçtiğinde hissettikleri civa kıvamındaki duyguyu hatırla. Her biri sana gözleri dolarak koşmuştu. Yaşatmadan öldürmeye doyamadığın canlılarını bırak yaşasınlar. Sonra kendileri koşacaklar sana. Bildiğini yakma. Tanrı da yükünü bölüşmelidir sırası geldiğinde. Biraz sen dinlen, otur bulutunda, bana bırak. Bırak anlatayım içimin tümüyle sana ait olduğunu. Ve hepsi kadar senin olduğumu. Ve artık yağmur yağdırma. Ateşi zor zaptediyorum. Ve bu kadın da senin mucizeni değil, benimkini doğuracak. Şimdi sıra benim mucizelerimde, bu sana ulaşmayı daha kolay hale getirecek.”

Tanrının çocuğunu doğurmaya çabalarken, şeytanla sevişiyor olmak deliliğimin son raddesi olabilirdi. Fakat bana sunulan, aynı anda ikisine de hakim olduğum ve ikisinin de bana ait olduğuydu. Bacaklarımla sarmaladığım varlık ise, elindeki tüm ışığı, bacaklarımın arasından içime yerleştirmişti. Tanrı ve şeytanın çocuğuna gebe kalan ben, sorularıma bulduğum cevapların manalarını, işin sonunda anne olsam da anlamayacaktım!