İslam Peygamberi, ölümünden sonra yakın çevresinde yaşanacak olan felaketleri tahmin etmiş midir acaba? Pek sanmıyorum. En azından geleceği o kadar hunharca yaşanacak bir yarınlar olarak düşünmemiştir. Nihai olarak peygamberliğin son on yılında “iktidar” olan, Mekke’nin ele geçirilmesi ile iktidar gücünü zirveye taşıyan biri; bu “geleceği” öngöremezdi. Belki kendisine düzenlenen “suikast” geleceğe dönük endişelerinin artmasına neden olmuştur ama nihai olarak en yakın çevresinin birbirlerini öldürmek üzere karşı karşıya geleceğini de düşünmemiştir.

Bununla birlikte “geleceğin” pek de aydınlık olamayacağı daha Peygamber’in öldüğü gün anlaşılmıştı. Çünkü Peygamber’in öldüğü gün başlamıştı “iktidar” kavgası. Bu kavgaya Peygamber’in yakın çevresinin dahil olmaması düşünülebilir miydi peki? Sonrasında yaşanan gelişmeler bu ihtimali ortadan kaldırmış ve iktidar kavgası en şiddetli hâliyle yaşanmıştı. Bir defa ilk halife seçimi ile başlamıştı bu kavga. Zira Ebubekir’in halife seçilmesini Peygamber’in amcasının oğlu ve damadı Ali ve eşi Fatma kabul etmemişti. Dahası Fatma bu kararını ölümüne değin sürdürmüştü. Ölümünden önce Ömer’in, Ali’nin evine gelip söylediği iddia edilen sözler, o esnada Fatma’nın yaşadıkları ise ayrı bir travma olsa gerek. Öte yandan Fatma çocuklarının başına gelenlere tanık olsa kim bilir o travmanın boyutu ne olurdu.

Osman’ın öldürüldüğü sene Müslümanları bekleyen büyük travma ise Cemel Vakası olarak da bilinen Basra Savaşı’dır. Bu savaşın tarafları, “normal” koşullarda karşı karşıya gelecek, birbirlerini öldürmek üzere savaş meydanında hazır olacak kimseler değildir. Şöyle ki savaşın bir tarafında Ali b. Ebu Talib vardır. Onun İslam dünyasındaki yerini anlatmaya gerek yok. Diğer tarafta ise Peygamber’in halasının oğlu ve dönemin en zenginlerinden Zübeyr b. Avvam, yine ilk Müslümanlardan olan ve zenginliği ile de bilinen Talha b.Ubeydullah ve Peygamber’in eşi Aişe vardır. Burada ayrıca şu notu da eklemek gerekir. Talha ve Zübeyr ilk Müslümanlardandır. Her ikisinin Müslüman olmasına Halife Ebubekir vesile olmuştur. Peygamber’le birlikte Mekkelilere karşı savaşmışlardır. Diğer taraftan özellikle Zübeyr b. Avvam halifelik seçimlerinde Ali’den yana tavır almıştır. Nitekim Ebubekir ve Osman’ın halife seçilme sürecinde de Zübeyr, Ali’yi desteklemiştir.

656 yılına gelindiğinde ise sanki bütün o “kardeşlik tarihi” bir anda silinmiştir. Müslümanlar daha Osman’ın öldürülme şokunu üzerlerinden atamamışken Basra’da Ali’ye karşı Aişe, Talha ve Zübeyr savaş açmıştır. Üstelik bu savaşa toplamda elli bin kişi katılmıştır. Sonuç mu? Felaket elbette. Aralarında Talha ve Zübeyr’inde olduğu on bin kişi bu savaşta yaşamını kaybetmiştir. “Ümmet birliği” mi? Sizlere ömür diyelim.

“Ümmet” bir defa parçalanınca kırılan cam misali onları toplamak, yeniden birleştirmek mümkün olmayacaktı. 657 yılında vuku bulan Sıffın Savaşı bu durumun en büyük kanıtıdır. O kadar ki sanki daha bir yıl önce Müslümanlar birbirlerini öldürmemiş, anılan harpte on bin can yaşamını kaybetmemiş gibi bu kez harp divanı Suriye sınırlarında Sıffın’da kurulmuştu. Savaşın bir tarafında yine Ali vardı. Çünkü bu kez de Ali’ye karşı Muaviye savaş ilan etmişti. Muaviye bahsi açılmışken ona ayrı bir sayfa açmak gerekir ama Muaviye’yi de yazımızın sınırları dâhilinde anlatmaya çalışalım.

Muaviye “iktidarla” özdeşleşmiş bir ismi tanımlar aynı zamanda. O kadar ki babası Ebu SüfyanUhud’dan itibaren Mekke cephesinin lideridir. Muaviye’nin gençliği Müslümanlara karşı savaşarak geçmiştir. Mekke ele geçirilip ailesi ile birlikte Müslüman olduktan sonrada Muaviye’nin “iktidar” zırhı devam eder. Bir defa ailesiyle birlikte ganimetten bile faz pay alır, sonrasında peygamberliğin idari katipliğini üstlenir. Ayrıca içinde bulunduğu soy olan Ümeyyeoğulları, Peygamber döneminde de gücünü muhafaza eder. Bu arada Muaviye’nin kız kardeşi Ümmü Habibe de İslam Peygamberi ile evlenmiştir. Nihai olarak Halife Ömer döneminde Vali olmuş ve halife Ali dönemine kadar Valiliğini, yıldan yıla güçlenerek sürdürmüştür.

Sıffın’a geri dönersek… Eldeki kayıtlara göre iki yüz binden fazla Müslüman dört ay Sıffın’da çarpıştı. Basra savaşı bu felaketin yanında küçük kalıyordu elbette. Düşünün Peygamber’in ölümünün arkasından henüz yirmi beş yıl geçmişken İslam dünyası ortadan ikiye bölünmüş ve birbirlerini yok etmek üzere yüzbinlerle karşı karşıya gelmiştir. Bu savaşta kim neyi temsil ediyordu, savaşın taraflarının özellikleri neydi? Bunlar ayrı bir yazının konusu olduğu için burada değinmeyeceğiz. Biz burada yalnızca olayın vahametini aktarmaya çalışıyoruz.
Savaşın bitimini az çok tahmin etmişsinizdir. Kan deryasına dönen topraklar, ölüler, yaralılar; yok oluşa sürüklenen binler, on binler… Bu savaşta kırk beş bini Muaviye askeri olmak üzere tam yetmiş bin insan can verdi. Üstelik Muaviye’nin “hakem” hilesi ile savaşın bir neticesine de ulaşılamadı. Aksine bu savaşta üçüncü bir taraf olarak ortaya çıkan Hariciler, Nehrevan’da binlerce taraftarını kaybetti. Çünkü onlar Sıffın sonrasında kimi sebepleri gerekçe göstererek Ali’ye de isyan etti. İsyan neticesinde de Nehrevan olayı yaşandı.

“Ümmet” günden güne dağılıyor, gelecek günden güne kararıyordu artık. Hariciler Muaviye, Ali ve Amr b. As’a suikast düzenleyerek bu karanlığı iyiden iyiye büyüttüler. Ali bu suikast neticesinde hayatını kaybetti. Onu öldüren Abdurrahman İbn Mülcem adlıbir “Müslümandı.” Üstelik Hariciler, Müslümanlık kabilinden kendinden olmayanları beğenmeyen, dini en doğru temsil eden kesim olarak kendilerini gösteren bir gruptu. Savaş bir defa başlayınca iktidar hırsı bir defa zaferini ilan edince yaşanan kaosun önüne geçmek ne mümkündü. Bu durumu başka türlü izah edemeyiz; eğer ortada “dini” bir gerekçe yoksa sebep “beşeridir” yani savaşın tek sebebi iktidar, güç, otorite savaşıdır. Devam edelim.

Ali’nin öldürülmesi ile hilafete oğlu Hasan geçse de bu uzun sürmedi. Kimi rivayetlere göre Hasan da öldürüldü. Akabinde Muaviye halife oldu ve bu durum ölümüne değin yani yaklaşık yirmi yıl devam etti. Oğlu Yezid’i de ölmeden halife tayin eden Muaviye, savaşın şiddetinin artarak devam edeceğini daha sağlığında duyurmuş oldu. Çünkü Ali taraftarları ile diğer muhalif guruplar Muaviye’nin halifeliğini bile istemezken oğlu Yezid’i nasıl kabul edeceklerdi! Nitekim öyle de oldu. Yezid’in halife seçilmesine Ali b. Ebu Talib’in oğlu Hüseyin ile Zübeyr b. Avvam’ın oğlu Abdullah b. Zübeyrve diğer bazı isimler karşı çıktı. Tam bu dönemde Hüseyin ailesi ve taraftarları ile birlikte Kufe’ye doğru yola çıktı. Irak sınırları içerisindeki Kerbela’ya gelince önleri kesildi ve Hüseyin ailesindeki 72 kişi ile birlikte katledildi, başı kesildi.

Kerbela hadisesi diğer kanlı olaylar gibi oldukça feci manzaralar eşliğinde gerçekleşmiştir. Dileyen o tarihe ayrıca bakabilir. Ben bu noktada sadece şunu söylemek istiyorum. Hüseyin ve ailesini katleden ordunun başında bulunan kişi Ömer b. Sa’d idi. Bu zat Said b. Ebi Vakkas’ın oğludur. Said b. EbiVakkas bir rivayete göre “cennetle müjdelenen” on kişi arasında yer almaktadır. Ömer’in halife adayları arasında yer almaktadır. İşte Ömer b. Sa’d, böyle bir kimsenin oğlu olarak Hüseyin’i öldüren ordunun başında bulunmuş ve hatta bazı kaynaklara göre Hüseyin’e ilk oku o atmıştır. Bu arada ek bir not olarak aktaralım ki Ömer de Hüseyin’in öcünü almak isteyen Muhtar bin Ebi Ubeyde Sakafi tarafından oğlu ile birlikte kafası kesilerek katledilmiştir. Öte yandan Sakafi’yi öldüren de diğer bir muhalif isim olan Abdullah b. Zübery’in askerleri olmuş ve hatta askerler Sakafi’nin eşi ve kızının da kafasını kesmişlerdir.

Abdullah b. Zübeyr demişken ona dair de iki çift kelam edelim. Yukarıda da belirttiğimiz gibi babası Zübeyr b.Avvam’dır. Annesi ise Halife Ebubekir’in kızı Esma’dır. Dolayısıyla Peygamber’in eşi Aişe’nin de yeğenidir. Gelelim onun ölümüne giden tarihe: Abdullah b. Zübeyr, Yezid’in halifeliğini kabul etmemiş ve kendi halifeliğini ilan etmiştir. Dahası yaklaşık on yıl boyunca Mısır ve Şam haricindeki yerlerin hâkimiyetini de ele geçirmiştir. Lakin onun da akıbeti kötü olmuş, yetmiş iki yaşındayken Abdülmelik b. Mervan’ın kumandanı Haccac ordusu tarafından öldürülmüş ve sonrasında da başı kesilmiştir.

Nihai olarak daha Emevilerin ilk dönemlerinde Mekke iki defa kuşatılmış, Harre Vakası diye de bilinen olayda Medine kuşatma altına alınmış, bir zamanlar Peygamber’e ev sahipliği yapan ve İslam dünyasının başkenti olan bu şehir üç gün boyunca yağmalanmış yüzlerce Kur’an hafızı ve onlarca sahabe ile birlikte binlerce insan da bu kuşatma sonrasında katledilmiştir.

Peygamber’in en yakın arkadaşları, aile çevresi, torunları aktardığımız bu tarihte ve sonrasında yaşamını birer birer kaybederken hiç kuşkusuz gelecekte yaşanacak kaosun da haberini veriyordu. Peki, Peygamber bu gerçeği bir biçimde öngörebilseydi ne olurdu, dine ve siyasete dair kararları değişir miydi? Cevabı hiç bilemeyeceğiz ama bu soru bir biçimde zihinlerde yer almalı diye düşünüyorum.