Toplumbilim dediğimiz alan; toplumsal ilişkileri irdeleyen, betimleyen, bazen tanımlayan ve inceleyen bir bilimsel uğraştır. “Bilimsel uğraştır!” diyebiliyoruz, çünkü sosyolojinin bir bilim mi, zanaat mı yoksa sanat mı olduğuna dair küresel akademik çevrenin kafası oldukça karışık. Bourdieu’nun da katkı sağlayıcılardan birisi olduğu 1991 tarihli “The Craft of Sociology” bu alanda her nedense kafa karıştırıcı kitaplardan birisidir. Oysa ki; Bourdieu’nun pek çok noktada sosyolojiyi bir bilim olarak kabul ettiği ortada iken hala bu kitap ve benzeri çalışmalara atıfta bulunarak sosyolojinin ne olduğu problemi bazen dert edilir. İşte bu kadar karışık ve renkli küresel akademisi olan bir alanda çalışanların kendi yerelliklerinden sıkça kopmasına çok da şaşırmamak gerekir. Peki, bu kopmaların getirisi ve götürüsü nedir? İthal sosyoloji yapmak ne demektir?

Sosyoloji eğitimi aldığınız okula göre elbette çok çeşitlenecektir. Bazı okullarda Ziya Gökalp’ten Şerif Mardin’e geniş bir Türk Sosyolojisi eğitimi görebilirken bazılarında çok daha yabancı kaynaklar odaklı ilerlersiniz. Fakat, değişmeyen ve değişmesi de anlamsız olan şeylerden birisi zemindir; ve Comte, Marx, Durkheim, Weber gibi isimleri görmeden, Giddens’ın kocaman kitabına kafanızı gömmeden sosyoloji eğitimi almak olmaz. Bu elbette şaşırtıcı değil, gereklidir; zira sosyoloji kelimesini kullanıp bu alanın yaratıcılarını veya küresel düzlemdeki yerini öğrenmemek olmaz. Nasıl ki fizik eğitimi alırken Newton’un ve Einstein’ın ürettiği kuramları öğrenmek şart ise, sosyoloji için de benzeri geçerli olmalıdır demek yanlış olur mu?

Aslında olur; çünkü Newton ve Einstein’ın araştırma nesneleri evrenin herhangi bir noktasında değişmeyen ve özdeş ideal kavramlardı. Başlangıç olarak sosyoloji de böylesi bir tona sahipti, tüm toplumlar için genel geçer kuralların varlığını kabullenip bunları keşfetme yoluna çıkmıştı. Ancak, bunun boşa bir uğraş olduğu özellikle antropoloji gibi alanların da gelişmesi ile, tarihsellik kavramının kuramsal zeminlere oturması ile ve post-kolonyal yaklaşımların Batı eleştirileri meyvelerini vermeye başlayınca tam olarak anlaşıldı. Sosyolojinin araştırma nesnesi toplumsal ilişkilerdi; ancak toplumsal ilişkiler doğa bilimlerindeki ilişkisellik biçimleri gibi değişmez değildi. Aksine bu analizler yalnızca çok kısa sürelerde ve hatta yalnızca keskin öznellikler çerçevesinde yapılabiliyordu. İşte bu noktada da sosyoloji kuramlarının genel geçer aletler olmadıkları, ancak hem kuramsallaştırıldıkları, hem de uygulandıkları koşullara güçlü biçimde bağlı oldukları ortaya çıktı.

Bu elbette demek değil ki; batı akademisinde üretilen hiçbir kuram batı dışındaki yerel koşullara uygulanamaz. Örneğin; Marksist emek sömürüsü kuramı, özellikle de küreselleşmenin vahşi kapitalizmi dünyanın her köşesine taşıdığı geçtiğimiz on yılda etkili bir analiz yöntemi olarak düşünülebilirdi. Ancak, burjuvayı bütünsel bir erk aracı olarak görüp burjuva içi çatışma zemininin es geçilmesi, Marksist metodu Türkiye gibi esas çatışmanın burjuva sınıfları arasında olduğu ülkeler için işlevsiz bir alet haline getirdi. Benzer, ama tersi bir örnek için ise, Bourdieu’nun sembolik şiddet kavramı ele alınabilir. Bu kavramın yerelleştirilmiş bir uygulaması Şerif Mardin’in popülerleştirdiği mahalle baskısı söylemiydi ve seküler toplumda büyük karşılık buldu. Güzel bir yerelleştirmeydi; çünkü batıda olmayan mahalle olgusunu kavramsal bir zeminde baskı mekanizmalarıyla birleştirmişti, bunun için ise hali hazırda oluşturulmuş olan bir çerçeve kuramı kullanmıştı.

Dışarıdan alınan kuramların beraberinde olmayan problemlere çözüm önerileri getirerek toplumsal mücadele alanlarını zayıflattığı da öne sürülebilir. Birey ile kişi ikiliği modern Türkçe’nin ciddi bir problemi değildir. Bireycilikle bireyselliğin farkını bilmeyen sosyoloji profesörlerinin bakanlık danışmanlığı yaptığı günümüzde, yukarıdaki problemi bir toplumsal mücadele gerekliliği olarak görmek ithal sosyoloji yapmanın en büyük yan etkisi olan yerelden kopukluğun üzücü bir göstergesidir. Benzer biçimde akademik çalışmalarını yaparken kampüsünü hiç terk etmeyen kampüs sosyologları diyebileceğimiz araştırmacıların Türkiye sekülerleşiyor gibi söylemler üretebildiklerini veya Anadolu’nun köylerindeki en büyük derdin özgürlük olduğunu zannetmeleri de ithal sosyolojinin üzücü bir götürüsüdür.

Buradaki mesele, ithal yerine yerli üretim gibi iktisatta dahi saçmalık olarak addedilen bir ithal ikamecilik değildir. Aksine, ithal sosyoloji bilinçli işlenildiğinde mahalle baskısı gibi muhteşem kavramsallaştırmalara zemin hazırlayabilir. Bunun önündeki en büyük engellerden birisi ise, yerel tipolojilerimizin ve tipolojik çalışma biçimlerimizin görece eksik olmasıdır. Yukarıda verilen Newton ve Einstein örneği bu noktada önemlidir; çünkü bu fizikçiler gerçekten ellerine taş alıp atmamışlardır. İdealleştirilmiş kavramlar üzerinden çalışmışlardır ve ardından gerçek dünya uygulamalarında bu idealden sapmaların etkileriyle uğraşmak mühendislerin sırtına kalmıştır.

Benzer bir yaklaşım aslında erken dönem sosyolojisinde de görülmektedir. Marx’ın proleteri de, burjuvası da idealize kavramlardır. Weber’in ahlaklı protestanı da öyledir. Bu kavramsallaştırmalar genel bir çerçeve çizebilmek adına geliştirilmiş özel olmayan yaklaşımlardır. Uygulamaları için yerel koşullarla uyuşturulmaları gerekir. Kırsal, kent, bilim sosyolojileri gibi alanlarda bu uyuşturmalar görülmektedir. Ancak; yalnızca alansal değil, coğrafi ve kültürel tipolojik çalışmalar da gereklidirler. Sosyolojinin fizikten farkı ise, bu yerelleştirmeleri yapma işinin de sosyologların sırtına kalmasıdır. Zira, toplumsal yapıların kuramları serbestlik derecesi olarak çoğu fiziksel sistemden kat be kat daha karışıktır.

İthal kuramlarla iş yapmak eğer gerekli yerelleştirme süreçleri işletilmedi ise, yüksek ihtimalle yanlış bir betimleme üretilmesi ile sonuçlanacaktır. Bu durumda bir araştırmacının sorumluluğu yalnızca alanındaki akademik yazına hakim olmak değil, bir yandan da yerel koşulların farkında olmaktır. Yazınsal araştırmalar, gerekli yerelleştirme koşullarından bağımsız gerçekleştirildiklerinde durumu yansıtmaktan çok, çarpıtır ve ne yazık ki kampüsten çıkmadan sosyoloji yapmak bazen abesle iştigale eştir.