Kabiliyetin Yüzeysel Yolculuğu

Üniversiteler, bilimin ve nitelikli insanların yetiştirildiği güzel kurumlar. Benzer konularda uğraşan insanlar birbirini besliyor, ortak çalışmalarla yeni bulgulara ulaşıyorlar. Daha sonra bu bulgular endüstride kişilerin veya grupların araştırmalarında ve ticari kaygısı olan kurumlarca kullanılıyor, bazen hayatı kolaylaştırıyor, bazen bir süreci iyileştiriyor. Üniversitelerin faaliyet alanını üçe bölüyorum: Bunlar bilim üretmek, üretilen bilimi kullanabilen piyasa insanı yetiştirmek, kişilerin gelişimine çeşitli şekilde katkıda bulunmak. Bir üniversite bunların üçünü de iyi yapabiliyor olabilir veya çeşitli nedenlerle yapamıyor olabilir. Kaynağını bir dikeye odaklayabilir veya kaynak bolluğu yaşıyor ise üç faaliyeti de doygunca yaşatabilir.

Gelişmiş ekonomilerle kıyaslayınca bugün Türkiye eli iş tutabilecek üniversite mezunu yetiştirme eğilimi gösteriyor, bilim ve kültür geri planda kalıyor. Bu eğilimi hükumet politikası dışında toplumda da gözlemleyebiliyoruz. Toplum iyi üniversitelere gidilmesini ve iyi işlere yerleşmelerini hedef gösteriyor. Hatta bazı durumlarda elinin iş tutuyor olması eğitimi ikinci plana atıyor. Durum böyle olunca araştırma faaliyetleri ihtiyaçları olan kaynaklara görece kısıtlarla ulaşabiliyor. Bu kısıtların sonuçlarından biri materyal odaklı hırslı bireylerin yetişmesi, diğeri ise bazı yeteneklerin yurt dışına gitmesi şeklinde oluyor. İstese bilimsel yenilik yapabilecek kapasitede olan genç, kırsalda akademisyen olmanın önemsiz görünmesinden gocunarak üst düzey yöneticiliğe oynuyor, başka bir genç gelişmiş ekonomilerde çok daha yüksek standartların mümkün olduğunu fark ediyor ve göç ediyor.

Bir yandan biz de göç alıyoruz. Refahı görece düşük ülkelerden farklı şekillerde yabancılarla çalışıyoruz. Bir ajans Ukrayna’dan yazılımcı ekip tutuyor, başka bir iş adamı atölyesinde Suriyeli işçi çalıştırıyor. Faaliyet alanının bilimsel yönü ve katma değeri diye düşündüğümüzde bizim aldığımız göç daha çok orta ve orta-alt nitelikte olurken, verdiğimiz göç ise yüksek nitelikte gerçekleşiyor. Farklı bir cari açık söz konusu. Peki, bu cari açığı azaltmak için niteliği içeride tutabilir miyiz, veya bu mantıklı bir yaklaşım mı veya daha da önemli bir soru katma değerli üretime geçmek için ne yapabiliriz?

Ekosistem doğrudan rekabet gücünüze etki eder. Örneğin, görüntü işleme teknolojisi üzerine hizmet sağlamak istiyorsanız bu işi yapan Ar-Ge mühendislerine ihtiyacınız vardır. Bu mühendisleri bulabilmek için ise onları yetiştiren kurum ve hocalara, bunun yanında uzman mühendislerin ekosistemde barınabildiği diğer görüntü işleme şirketlerine ihtiyacınız vardır. Böylelikle bilgi birikimi kendini belirli bir toplulukta gösterir, araştırma grupları ortaya çıkar, girişimci arkadaşlar yenilikleri projelendirip satabilir, uzman kişileri şirketinize transfer edebilirsiniz, üniversitenizde araştırma yapıp farklı yaklaşımlar sunabilirsiniz.

Daha esnafvari bir örnek ise Çemberlitaş, Nuriosmaniye Cami etrafındaki kıymetli taş ticareti olabilir. Ara sokakları gezdiğinizde leblebi alır gibi elmas alabileceğiniz dükkanlar görürsünüz. Bu taşları işleyenler, kuyum ile satanlar veya doğrudan kurumsal satış yapanlar vardır. Piyasanın kalbi bu gibi kurumların ve kişilerin etrafında atar. Kişilerin de kalitesi çeşitlidir. Elmas kesimi yapacak bir işçi taş başına üç bin dolar alabilir veya iki yüz dolara ekonomik kesimci bulabilirsiniz. Bu iki yüz dolarlık kesimci ile çalışmanın riski ise taşın kesim esnasında kırılmasıdır. Uzmanlar o kadar çoktur ki, hızlı ekonomik çözümden uluslararası operasyonlarda aranan taş kesimcisine kadar geniş bir yelpazede uzmana Nuriosmaniye’de ulaşabilirsiniz.

Peki, aynı durum görüntü işleme söz konusu olduğunda aynı mıdır? Biz taş kesimcisi ithal mi ediyoruz, ihraç mı ediyoruz? Ar-Ge mühendisi ithal mi ediyoruz, ihraç mı ediyoruz? Aslında görüntü işleme teknolojisini hem ihraç ediyoruz, hem ithal ediyoruz. Özellikle Ankara’da bazı Teknokent şirketleri güzel iş çıkarıyor, ama görüntü işleme teknolojisinde ön plana çıkabiliyor muyuz, orası tartışmalı. İnşaat üretiminde ön plana çıkıyor muyuz? Hem de canavar gibi! İnşaat söz konusu olduğunda kıtaları aşan bir etki alanımız var. Belki bir Japonya değiliz, ama yine de iyiyiz.

Böyle olması iyidir veya böyle olması kötüdür demekten ziyade mevcut şartlarda iyi olduğumuz alanlarda ön plana çıkmışız. Fakat uzun vadeli düşündüğümüzde uzman olduğumuz alanlarımız bizi gelişmiş ekonomi olma statüsüne taşımak için aradaki farkı kapatacak türden değildir. Uluslararası gelinlik fuarı ilk defa Türkiye’de yapılıyor ve sektöründe uluslararası ses getiriyor. Bu, ticari anlamda güzeldir, modaya yön verme gücümüz için iyidir; fakat bazı ülkeler ile aradaki farkı kapamak için yeterli değildir.

Ülke olarak ara eleman rolü ile devam edecekmişiz gibi bir hissiyata kapılıyorum, sonra bunu normal kabul etmeliyiz diye düşünüyorum. Ülkenin en büyük iş gruplarının üretimlerine bakıyorum, ender bir grup yüksek teknolojili uçak motoru üretimine iştirak ediyor, üretmiyor; başka bir grup Çin’den tasarımı yapılmış devreleri alıp burada montajlıyor, başka bir grup alanında öncü yabancı markaların isim hakları ile işlerini yürütüyor. Esnaf olmaya devam ediyoruz, edeceğiz. Bu durum kötü müdür? Pek çok açıdan değildir. Çarklarımız şuan bu şekilde dönüyor. Katı denetim uygulamak zarar verici olabilir. Üretemediğimizi tüketmememiz de bizi geriye atar. Örneğin, bilgisayarlı tasarım kullanmaz iseniz inşaat yapar iken rekabette geri kalırsınız, bu sefer inşaattaki üstünlüğünüz de ortadan kalkar. Bu durum iyi midir? İdeal bir senaryoda iyi değildir. Değiştirmek için ne yapabiliriz veya yapıyor muyuz?  Kapasitemiz yettiğince.