Her güne katledilen kadınların haberleriyle başlıyoruz. Katliamın gerekçesi, failler tarafından, çoğunlukla “sözümü dinlemedi, istediğimi yapmadı” gibi ifadelerle açıklanıyor. Failleri ise büyük oranda hayatta kalamayan kadınların boşanmış olduğu eşleri, eşleri, eski sevgilileri ya da sevgilileri oluşturuyor. Sosyal medya ortamında sıkça karşılaştığımız “ne işi vardı o zaman o adamla” gibi saldırgan çıkışlarla asıl savunulması gereken kişinin suçlanmasına bir nebze duyarsızlık geliştirmiş olabiliriz. Çünkü zihnimiz uzun süre aynı kılığa bürünmüş bir etki karşısında ilk tepkisini vermeme eğilimindedir. Dolayısıyla on iki, on üç yaşlarında bir kız çocuğu sokakta tacize uğradığını tanıdığı insanlarla ilk paylaştığında duyması muhtemel olan “ne işin vardı orada?” gibi sorgulara genel olarak büyük bir hayal kırıklığı ya da öfke ile cevap verirken, yıllar boyunca kendisinin ya da bir başka kadının uğradığı tacizin bir de suçlusu olduğunu kanıtlamaya seferber olmuş insanlara karşı daha tepkisiz olmaya başlayabilir.

Bir insanın sahip olduğu kimliğin hayatına mal olması onunla aynı kimliği taşıyan bireyler için oldukça travmatik bir durumdur. Hele ki bu durum gün be gün tekrarlanıyorsa. Bu nedenle de, hayatta kalmayı başarmış kadınların bir kısmının bu dezavantajlı yaşam koşuluna karşı isyan etmemesi bir nebze de olsa anlaşılabilir bir durumdur. Çünkü travmatik bir durumu kabullenmek kolay değildir, yüzleşme süreci gerektirir. Üstelik bu yüzleşme sürecinin de seyrini belirleyen başka birçok etmen vardır. Örneğin, bireyin sosyal çevresinden aldığı destek, yaşadığı mahallede bulunan ve danışabileceği ilgili birimler, maddi olarak ulaşabileceği toplumsal hizmetler gibi… Bunun yanında, birçok kadın, kadın olmaktan ötürü önüne çıkan bariyerlerin, şiddetin, baskının varlığını kabul ettiği halde daha fazla bedel ödemekten çekindiği için ya da çözüm olmayacağı geribildirimini toplum tarafından sürekli aldığı için uğradığı haksızlıkla mücadele etmemeye yönelebiliyor.

Zulme uğrayanın gözünden bakmak ve birey olarak kadınların psikolojisini ortaya koymak vaziyetin değişmesi için kadınların rol almama sebebini rahatlıkla açıklayabileceğimiz bir tablo çiziyor diyebiliriz. Ancak, iş devlet politikalarına geldiğinde anlamlandırma süreci daha çetrefilli bir hale bürünüyor. İlk olarak, Türkiye nüfusunun neredeyse tamamına erişme potansiyeli ve aksiyonu olan politik figürlerin İstanbul Sözleşmesine karşı açtığı savaş, çeşitli nedenler öne sürerek tahlil edilmeye çalışılsa da yalnızca insani bir akılla bakıldığında bu savaşı izleyenlerin, tabiri yerindeyse, şoka uğramasına neden olabiliyor.

Her gün en az bir kadının öldürüldüğünden, kimi zaman yıllarca işkenceye uğramış olduğundan, defalarca koruma talep ettiği halde sonuç alamadığından haberdarken, siyasi olarak sıradan bir vatandaşa kıyasla sonsuz bir güce sahipmiş gibi görünen yetkili kişiler bir sonraki gün aramızdan koparılıp alınacak kadınların varlığını niçin hiçe sayıyor? Katledilmelerine, işkenceye uğramalarına, en insani haklarının ellerinden alınmasına neden göz yumuluyor? Böylesi bir sorun, nasıl oluyor da Türkiye’de yürütülen politikaların acil gündemleri arasında yer almıyor? Hangi hesabın neticesi olarak, suçun faili olan erkekler bu suçun delillerini bizzat kendi elleriyle asla ceza almayacakları bilgisiyle sosyal medyada yayınlayabiliyor? Bu suçlara karşılık olarak var olan cezasızlık neden altın bir tepsi içinde bir sonraki katile adeta ödülmüşçesine sunuluyor? Gündem yaratmak adına bir kimlik olarak kadınlığın ve anneliğin ayrılmaz yapıtaşları olduğu vurgusu sürekli yapılırken, kadınlara, onlara hiç sorulmadan, muhafazakar roller biçilirken, bu kadınların nasıl hayatlar yaşadığı ya da temelli yaşayamadığı gerçeği nasıl oluyor da devlet nezdinde bir sorun teşkil etmiyor?

En can yakıcı kısım ise Türkiye’deki kadın meselesinin çözümsüzlüğüne dair inadın yöntemi irdelendiğinde peyda oluyor: İnkar politikası. Kimisi “erkekler kadınlardan daha çok ölüyor” diyor” kimisi “her kadın cinayeti kadın cinayeti değildir” diyor. Yani “artık yeter” diyen milyonlarca insan durumu abartıyor, uyduruyor, ve çıkarı her neyse yalan söylüyor. Ve inkarın bu yüzü bireylerin yaşadığı yüzleşememe sürecine kıyasla biraz kirli kalıyor. Çünkü bu defa kabul edilemeyen bir gerçeğin korkuyla inkarı değil, çoktan kabul edilmiş ve kabul edilmesi politik olarak tehlikeli bulunan ve nihayetinde korkutmaya çabalayan bir inkar bu. “Kadın cinayetleri vardır” demeyi suç unsuruna dönüştürebilecek bir inkar politikası yani… Cinsiyet eşitliği adına mücadele verileceğini ifade eden söylemlerin “kadın soylu hitap etme biçimi” isimli dayanaksız biçimde icat edilmiş bir başlığın altında suç unsuru sayılması gibi…

İnkar etmek, görmezden gelmek, hakikati ne olursa olsun savunmaya devam edenleri cezalandırmak var olan sorunu ortadan kaldırmıyor. Aksine, çözüm yolu aranmadığı sürece Kabil’de olduğu gibi on iki yaşından büyük kız çocuklarının şarkı söylemesinin yasaklanması gibi distopik bir dereceye varabiliyor. Geçtiğimiz 8 Mart protestolarında rastladığım bir döviz Türkiye’de öfkesi kolektif direnişe dönüşen kadınların talebini ve ruh halini oldukça güzel özetliyor: “Dua edin intikam değil eşitlik istiyoruz”. Böylesine kanlı bir davanın ülkedeki diğer pek çok siyasi adımdan farklı olarak intikam duygusuyla sürdürülmesini çözümsüzlük olarak görmek kuşkusuz ki iyi haber. Ancak, ne yazık ki, taraflardan sadece birinin iyi niyeti açılan yaraların kapanması, hiç kapanmayacak yaraların karşılığını bulması ve yeni yaraların açılmaması için yeterli bir koşul değil. Türkiye’de tehlikeli şekilde cins kırıma doğru yol aldığı düşünülen kadın cinayetleri ciddi bir toplumsal olarak iyi olmama haline işaret ediyor. Ve en hızlı şekilde toplumun halinden sorumlu olan bütün kurumsal ve bireysel yapıların harekete geçmesi gerekiyor.