Erkek egemenliğine karşı dimdik ayakta durmak için bir araya gelen Kampüs Cadıları, nasıl bir oluşum olduklarını ve neyi amaçladıklarını dile getirdi. Erkek egemenliğinin hüküm sürdüğü Türkiye’de, ikinci cins olarak görülen ve bu nedenle her türlü ayrımcılık, şiddet, taciz, tecavüz ve saldırıya maruz bırakılan kadınların; özgürlüğü ve yaşamı savunmak için yan yana geldiği bir genç kadın örgütü. Elbette kökleri bu kadar yakın bir tarihe dayanmıyor ama. Kadınların mücadele tarihi, bin yıllara dayanıyor.Oluşum kadınları korkusuz ve daha güçlü olmaya davet ediyor!

Röportör: Nergis Fırtına

Kampüs Cadıları nasıl bir oluşum? Kökleri nereye dayanmakta?

Kampüs Cadıları, erkek egemenliğinin hüküm sürdüğü Türkiye’de, ikinci cins olarak görülen ve bu nedenle her türlü ayrımcılık, şiddet, taciz, tecavüz ve saldırıya maruz bırakılan kadınların; özgürlüğü ve yaşamı savunmak için yan yana geldiği bir genç kadın örgütü. Elbette kökleri bu kadar yakın bir tarihe dayanmıyor ama. Kadınların mücadele tarihi, bin yıllara dayanıyor. Tarihte var olmak için direnen kadınların bıraktığı mirasla bugün devam ediyoruz yolumuza. Türkiye’de 2013 Gezi ayaklanması ile birlikte kadınlar sokaklardan dönüp evlerine girmez oldular. Gezi’nin %52’sini kadınların oluşturması da tesadüf değildi. Kadınları sokaklara getiren bir öfke, bir isyan dalgası vardı. Kürtaj eylemlerinden Gezi’ye kadar bu dalga yükseldi. Ve 2013 Haziran ayından sonra da hiç durmadı.Kampüs Cadıları, tam da bu dalganın içinden doğdu. O dönem meydanlarda en önlerde olan kız kardeşlerimiz, “Genç kadın örgütlenmesi”ni tartışmaya başladılar. Ortalama bir yıl kadar süren bu tartışmalar, okumalar ve isim arayışı ile devam etti. İstanbul Üniversitesi ile başlayan örgütlenme şu an Türkiye’nin pek çok üniversitesinde aktif şekilde ilerliyor. Bu elbette sadece Kampüs Cadıları ile ilgili değil. Türkiye, kadınlar için giderek yaşanmaz hale gelen bir ülke. Hal böyle olunca öfke ve örgütlenme de artıyor. Kadın kadının kurdudur diyen erkek egemen anlayışa karşı kadınlar birbirlerine tutunarak yaşamı savunuyor.

Sizi tanımayanlar ya da konu hakkında pek bilgisi olmayanlar “cadı” kelimesine epey yüzeysel bakıyor. Bu tanımın içinin doldurulması gerektiğini düşünüyorum. Siz neler söylemek istersiniz?

İnsan neden bilerek kendisine, tasvip edilmeyen bir sıfat seçer ve bunu bir örgütlenme alanı olarak ilan eder ki?Bu soru bizim de sıkça karşılaştığımız bir soru. Cevabını da uzun uzun, tüm mecralarımızda anlatıyoruz. Tabii ki anlamak isteyen anlıyor. Cadılık, tarihe dayanıyor. Kadınların kurtuluş mücadelelerinin tarihine. Ortaçağ’da, erkek egemenliğinin kurumsallaşmasına, kilisenin baskılarına karşı; var olmakta inat eden kadınlar 400 yıl boyunca cadı avlarında yakıldı, katledildi. Bilim, sağlık ve daha pek çok alan böylece erkek egemenlerin eline geçti. Tasvir edilen cadılar, genellikle ahlaksız, büyücü ya da çocuk katiliydi. Ancak esasında bu kadınlar, direnen, laf söz dinlemeyen, bir türlü kalıba girmeyen kişilerdi. Toplumun istenmeyeni ilan edilip yakıldılar. Bir de bu güne bakalım. Kadınlar her gün öldürülüyor ya da tacize, tecavüze uğruyor. Şort giydikleri için, yemeğin tuzunu fazla attıkları için, karşılarındakini reddettikleri için, okumak istedikleri ya da evlenmek istemedikleri yani kalıba girmedikleri için öldürülüyorlar. Toplu halde baktığımızda her gün bir kadın kıyımı yaşanıyor dünyada. Bu katliamların, Ortaçağ’dan hiçbir farkı yok. Aynı erkek egemen sistemin, günümüzde ataerkil kapitalizm kılıfını giymiş hali. Buradan baktığımızda, cadılığın artık tüm kadınlar için genellenebildiğini görebiliriz. Kendisi olmak isteyen tüm kadınlar, şifacı, ebe ve itaat etmeyen kadınlar “Arsız, çıkıntı ya da cadı” ilan ediliyor bu sistemde. Bizler de, bu günün direnen kadınları olarak “cadı” sıfatını tarihin verdiği ağırlık ve mücadelenin iradesi ile taşıyoruz. Cadıyız çünkü başımızdaki erkek egemenliğini kabul etmiyoruz. Bu çağın cadıları olarak küllerimizden yeniden doğuyor ve isyanı sürdürüyoruz.

Ankara DTCF’de yaşanan olayla isminizi daha da çok duyar olduk. “Şiddet” gösterdiğiniz için çok tepki aldınız. Olayın iç yüzünü anlatır mısınız?

O dönem, kampüsteki cadı arkadaşlarımıza ulaşıyor olayı yaşayan kız kardeşimiz. Okuldaki kadın örgütleri birleşerek önce savcılığa sonra da rektörlüğe suç duyurusunda bulunuyorlar. Ancak Türkiye’de bir kadın öldürülmeden bu davaların sonucunu almak pek mümkün değil. Kadınlar söz konusu olduğunda adalet sistemi kağnı gibi ilerliyor.Bu soruşturma süreci devam ederken, kadını taciz eden erkek, ısrarla devam ediyor tacizlerine. Hatta kadın arkadaşın ismini teşhir ediyor. Bu süreçte kadın örgütlerinden uyarı da alıyor tacizi sonlandırması üzerine. Ancak tüm bunlar sonuçsuz kalıyor. Tacizci erkek tüm pişkinliğiyle okula geldiği bir gün, kadın örgütlerinden arkadaşlar öz savunma uyguluyor ve kişiyi teşhir ederek uzaklaştırıyorlar. Sonrasında olay tüm Türkiye’de duyuluyor ve okul soruşturmayı hızlandırarak tacizciyi okuldan uzaklaştırıyor. Olaydan sonra hem çok olumlu hem de karşıt tepkiler aldık. “Şiddete karşı şiddet mi uygulayacaksınız” diye. Derdimiz elbette şiddet uygulamak değildi. Yalnızca savunma amaçlı bir hamleydi. Erkek egemenliğinin getirdiği şiddet, tek tek bütün erkekleri döverek çözülebilecek bir problem değil. Oldukça köklü ve zor bir iş. Ancak, her gün kadınların öldürüldüğü dünyada, tüm kurumlar da erkeklerden yana çalışırken kadınlar artık kendi savunma yöntemlerini kullanıyor. Eğer, adalet size gözünü yumuyorsa kendi adaletinize sarılıyorsunuz. Bu, tabiî ki hukuk sistemini topyekûn reddetmek anlamına gelmiyor. İlk başvurduğumuz yer zaten adalet sistemi oluyor. Ancak “tak ettiği yerde” öz savunma uygulamak, meşru bir eylem. Ve bu asla şiddete karşı şiddeti savunmak değil. Biraz yakından bakıldığında, bunun yalnızca yaşama sarılmak için atılan bir adım olduğu rahatlıkla görülebilir.

Feminizmi “erkek düşmanlığı” olarak algılayan insanlara koz vermiş olmadınız mı?

Feminizmin erkek düşmanlığı olarak görülmesi, erkeklerin feminizme bakışıyla ilgili. Biraz yakından bakmayı tercih eden hiç kimse bunu böyle anlamaz. Feminizm, kadınların ezildiği bir dünyada ezenleri yok etmeyi amaçlamaz. Kadın erkek eşitliğini savunur. Bunun için de kadınların, erkeklerin sahip oldukları konuma gelmeleri gerekir. İşte tam bu noktada başlar o algı. Zira erkeklik, erkeklere sanıldığından daha fazla ayrıcalık verir. Ve bunlardan vazgeçmek kolay değildir. Böyle tacizci bir erkeğe, kadının ağabeyleri ya da erkek kuzenleri şiddet uyguladığında, toplum tarafından “kahraman” ilan edilecekken kadınlar “şiddet yanlısı” olup çıkar. Eşitsizliğin getirdikleri karşısında, erkekler çoğunlukla gövde gösterisi yaparlar. Bu eşitsizliği yıkmak şurada dursun, her an erkekliklerini bu ayrıcalıklar üzerinden yüceltirler. Yani, tacizci bir erkeğe öz savunma uygulamak buna nerden baktığınıza bağlıdır. Feminizme, yani eşitliğe yaklaşmak istemeyenler için koz bulmak zor olmasa gerek.

Sizinle ilgili araştırma yaparken sözlüklerde genellikle “Adriana Lima’yı kıskanan çirkin kızlar topluluğu” gibi yorumlarla karşılaştım. Nedendir bu çirkinlik algısı? 

Bu yorumu görmemiştik. Açıkçası hoşumuza gitti, güldük… Ataerkil toplumda kadının ezilmişliğini, bunun getirdikleri ve götürdüklerini görmek istemeyenler için feminizm: Bir grup çirkin kadının ideolojisidir. Zihinlerindeki feminizm şeması, aynı zamanda “çirkin”, “tüylü”, “evde kalmış“ özelliklerini de taşır. Zaten “güzel” olan bir kadın neden feminist olur ki sorusu kafalarında döner durur. Erkek bakış açısını merkeze alan bir algıdır bu. Ve oldukça yaygındır. Burada medyanın ve iktidarların da payı var elbette. Türkiye’ye feminizm tartışmaları geldiğinde televizyonlarda tam da böyle yansıtılıyordu. Feminizm, çirkin kadınların Türkiye’ye getirdiği Batı icadı bir şeydi. Bugün hâlâbu algı devam ediyor. Medya hâlâ feminizmi aynen bu şekilde yansıtıyor. Çünkü tersini söylemek, feministleri haklı çıkarmak yani erkek iktidarına karşı çıkmak olacak. Ayrıca burada bahsedilen “güzellik” tamamıyla toplumun dayattığı güzellik algısı. Bizler buna karşı çıkıyoruz. Kadın bedeninin ölçülerinden, etek boyuna kadar her şeyin erkek moda anlayışı ile şekillendirildiği toplumda; bunlara karşı çıkıyor olmak “çirkin” olmak anlamına gelebiliyor. E tabi bu güzellik normları erkeklerin de işine geliyor. Tersini savunmak ise bizi “çirkin” yapıyor. Varsın yapsın. Erkek egemen bakış, güzelliğimiz ya da çirkinliğimizle uğraşacağına, kadın cinayetleri ile uğraşsa mesele… Doğru bir noktadan tartışılır olacak. Ama buna henüz zaman var gibi.

Peki, patriarkinin baskısına karşı farkındalık nasıl arttırılabilir? 

Bunun birden çok yolu var. Öncelikle, dünya çapında yükselen bir kadın hareketi var. Dünyanın her yerinde kadınlar sokaklarda ve ağızları hiç kapanmıyor. Bu, dünyanın yönünün kadınlara dönmesini sağlıyor. Bu örgütlenmelerin her biri, ayrı ayrı farkındalıkları güçlendiriyor. Kürtaj hakkı, boşanma, nafaka, tacize ve tecavüze karşı getirilen cezalar, eğitim hakkı gibi konular kadınlar lehinde tekrar gündeme geliyor. Bunlar oldukça olumlu. Kadınlar, 21’nci yüzyıl siyasetinde belirleyici bir rol oynuyorlar. Kadınların kurtuluş mücadelelerinde bu nokta bir ilk! Dünya çapında artan örgütlenmeler, hükümetlerin attığı adımlar çok önemli. Kadın örgütleri baskı yaptıkça kazandığımız haklar artıyor. Artık susup oturan değil istediğini almadan eve dönmeyen kadınlar var. Bunlara ek olarak, eğitim çalışmalarının, uluslararası çalışmaların, destek programlarının, yayın sayılarının, medyada görünürlüğünün de arttırılması gerekiyor.

Erkeklerin oluşumunuza bakış açısı nasıl? Destekçilerinizin çoğunluğu kimlerden oluşuyor? 

Bu oran değişiyor. Tabiiki çoğunlukla kadınlar destekliyor örgütlenmemizi. Gün geçtikçe daha da yaklaşıyorlar bu tarafa. Erkeklerin konumu ise iki uçlu: Bir kısmı –bunlar oldukça az- destek olmak istiyor, bir kısmı ise çoğunlukla bizi eleştiren, herhangi bir çalışmamızı yanlış bulan, kadınların aslında eşit olduğunu ve bizim abarttığımızı savunan noktada. Bizler bağımsız kadın örgütlenmesini savunuyoruz. Bu noktada, yaptığımız bütün çalışmalara yalnızca kadınlar katılabiliyor. Ama tabiî ki erkeklerin dönüşümünü de önemsiz bulmuyoruz. Gerçek anlamda, feminizme yaklaşmayı tercih eden erkekler elbette kendi içlerinde örgütlenebilirler. Ama bize ulaşanlar genellikle bu noktaya çok uzak oluyor.

Şiddet/taciz/kadının metalaştırılması konularının dışında çalışmalarınız nelerdir?

Ataerki bütün bir yaşamı, kültürü kuşatmış durumda. Ne giydiğimizden tutun da nasıl konuştuğumuza, hangi sanat alanına yöneleceğimize kadar her şeyimizi belirliyor. Kadınlar buralarda hep ikinci planda. Şiddet gibi durumlar genelde ilk göze çarpan eşitsizlik oluyor. Ancak ataerkil bundan daha derin bir konu. Toplumun tamamına kök salmış durumda. Biz bunun için, kadınların yan yana geldiği bütün ortamları önemsiyoruz. Kadının kadına düşman edildiği sistemde, sadece yan yana gelmek dahi müthiş önemli. Bu minvalde pek çok atölye yapıyoruz. Bunların içinde resim, yoga, dans ve yaratıcı drama da var. Kadınların, kız kardeşleriyle birlikte, dayanışma havasını soluyabilecekleri ortamlar yaratmaya çalışıyoruz.

Kampüs Cadıları’ndan biri olmak isteyenler size nasıl ulaşabiliyor?

Bunun birçok yolu var. Sosyal medya hesaplarımızdan bize mesaj atabilir, üyelik formumuzu doldurabilir, herhangi bir etkinliğimize katılabilirler. Ya da illerindeki en yakın cadıya ulaşabilirler. Sokaklarda yürürken şapkalıları takip edip bize katılabilirler.

Son olarak eklemek istediğiniz, altının çizilmesini istediğiniz bir şey var mı?

Bugün kadınların öne çıktığı, sokakları mora boyadıkları bir çağdan geçiyoruz. Kadınlar tarihin erkek egemenliğini yıkmaya çalışırken bir yandan da geleceğin yapıcılığına soyunuyorlar. Tüm dünyada sağ yükselir, savaşlar artarken kadınlar ilk defa cephe gerisinde durmuyorlar. Egemen-erkeklerin savaşında kadınlar artık kendi tarihlerini yazıyorlar. Bizler de kadınlarla birlikte kendi tarihimizi yazıyoruz. Bu yol uzun ve zorlu. Bunun farkında olarak çıktık yola. Tüm kadınlar, erkek egemen sistemin kadınları attığı dipsiz çukurdan çıkana kadar da sürecek mücadelemiz. Süpürgelerimiz asla inmeyecek yere. Cadılığın inadı ve cüretiyle…