Yozlaşma, kötüye gidiş, çöküş, çözülme, kopma, aşınma, ayrışma… Adını ne koyarsanız koyun havada kendini hissettiren bir şey var. İstenmeyen yönde bir değişim. Ufku karartan, can sıkan, gelecek endişesi yaratan bir değişim. Bu değişimin gölgeleri günlük konuşma diline, davranışlara yansıyor. İyisiyle kötüsüyle var olan bir düzenden sonuçları kestirilemeyen bir düzensizliğe geçiş duygusu, yaklaştıkça çekim gücü katlanarak artan bir kara delik gibi her geçen gün kendisini daha kuvvetli bir şekilde hissettiriyor.

Kelimelerin anlamını yitirmesi, her cümlenin sonuna nokta gibi iliştirilen küfürlü ifadeler; arkadaşlar, dostlar arasında hoş vakit geçirmek amacıyla başlatılan sohbetlerin, şakalaşmaların ortada görünür bir neden yokken yerini bir anda ağız dalaşına, aşağılama ve hakaretlere bırakması, sokakta, trafikte, açık alanlarda en küçük bir anlaşmazlığın sopalı, bıçaklı, tabancalı, tüfekli kavgalara, düellolara, çatışmalara dönüşmesi; kitle iletişim araçlarının ve sosyal medyanın etkisiyle hızla yayılarak toplumda yaralanma ve öfke duygusu uyandıran kendisinden olmayanı sindirme, yakınları kayırma, hayvanlara işkence, çocuklara taciz, tecavüz, kadınlara yönelik şiddet ve katliam haberleri, toplumu bir arada tutan değerlerin artık eskisi kadar güçlü olmadığını ve giderek artan bir hızla aşındıklarını düşündürüyor.

Korkutan İstatistikler
İstatistikler eğitim kalitesinin hızla düşerken suç oranlarının giderek arttığına işaret ediyor. Dünya ekonomik forumunun 2018 yılı verilerine göre Türkiye eğitim kalitesi alanında 137 ülke arasında 99’ncu sırada yer aldı. Temel değerlerin kazandırıldığı ilkokul çağında ise 105’nci sıraya yerleşerek daha kötü bir performans sergiledi. Buna karşın, cumhuriyet başsavcılıklarına gelen dosya sayısı 2008 yılı ile 2017 arasında yüzde 49,8’lik bir artış gösterdi. 1990-2014 arasında suç oranlarında yüzde 400’varan bir artış gerçekleşti. Uyuşturucu, adam öldürme ve hırsızlık suçlarında yüzde 600’e varan bir artış kaydedildi. Türkiye İstatistik Kurumunun 2017 istatistiklerine göre cezaevine giren kişi sayısı bir önceki yıla göre yüzde 15,7 artarken çocuk yaşta cezaevine girenlerin sayısındaki artış yüzde 109’a ulaştı. Umut Vakfı’nın basına yansıyan şiddet olayları ile ilgili 2018 raporunda ülke genelinde yaralama ve öldürmeye varan silahlı şiddet olaylarında son dört yılda yüzde 69 artış yaşandığına dikkat çekildi. İnsan Hakları Derneği 2018’de yayınladığı bir raporda cinsel suçların yüzde 46’sının çocuklara karşı işlendiğini, çocuğun cinsel istismarında Türkiye’nin dünya üçüncüsü olduğunu, son on altı yılda 18 yaşın altında 440 bin çocuğun doğum yaptığını ortaya koydu. Altınbaş Üniversitesi’nin yaptığı bir çalışma ise Türkiye’deki kadınların yüzde 41’inin hayatlarında en az bir kez cinsel saldırıya uğradığını, cinsel taciz olaylarında bu rakamın yüzde 93’e kadar çıktığını gösterdi. 2004’ten bu yana uyuşturucuya bağlı ölümlerin oranı yüzde 500, uyuşturucudan hapse girenlerin oranı yüzde 400 arttı. 15 yaş altındaki çocukların uyuşturucu kullanma oranındaki artış ise yüzde 652’yi buldu.

İktidar Mı, Halk Mı?
Bu ortamda sorunun çözümü yerine suçlu bulma arayışları daha çok ön plana çıkıyor gibi görünüyor. Ülkenin önde gelen bazı isimleri bu süreçte iktidarın rolüne dikkat çekiyorlar. Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Haşim Kılıç rekabet konulu bir toplantıda yaptığı konuşmada kamu ihale kanunun yürürlüğe girmesinden bu yana yüz seksen altı kez değiştiğini hatırlatarak, “Ne yazık ki önce ‘ahlak, maneviyat’ diye iktidara gelen bu arkadaşlarımız, ne pozitif kuralları, ne de ahlak kuralları bıraktılar. Dolayısıyla ne bir rekabet, ne bir şey söz konusu olmayacaktır. Biz bu ahlaki, daha doğrusu insanların sübjektif alanına bırakılan işleri sıfıra indirmediğimiz sürece bu ülkede rahat edemeyeceğiz,” dedi. Bu cümleler, onları sarf eden kişinin 2008’de Anayasa Mahkemesi’nin Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kapatılmasıyla ilgili davada yaptığı oylama sırasında hayır oyu vermiş olması ve sonuçta partinin beşe karşı altı oyla kapatılmaması açısından ayrı önem taşıyor.

Öte yandan ülkenin önde gelen sanatçı ve yazarlarından Zülfü Livaneli, 2014’te kaleme aldığı, sosyal medyada sıkça paylaşılan “Erdoğan Sebep Midir, Sonuç Mu?” başlıklı yazısında, asıl sorunun bugünkü iktidarı yönetime getiren, üst üste birçok seçim kazandıran, bir sürü yolsuzluk ve skandallara rağmen körü körüne peşinden giden halktan daha doğrusu halkın bir bölümünden kaynaklandığını belirtir. Bu kesimin hepsini olmasa da önemli bir bölümünü “Anadolu Müslümanlığıyla gelenekle, ahlakla, haram helal kavramıyla, merhametle, şefkatle hiçbir ilgisi yoktur. Köyden kente göçle başlayan, ne köylü ne kentli olabilen, bütün değer ölçülerinden kopmuş, vahşi birer yaratık haline gelmiş, talandan yalandan pay kapmaya çalışan ve literatürde lümpen proletarya olarak tanımlanmış olan kitledir bu,” sözleriyle tarif eder. Bu yazı da “Toplumlar layık oldukları yöneticiler tarafından yönetilirler,” sözünü çağrıştırıyor.

Sosyo-kültürel Sapma
Bir toplumda normlara uymayan ve onları dikkate almayan davranışlar sosyal bilimler literatüründe sosyo-kültürel sapma olarak adlandırılır. Anormallik ve düzensizlik açısından bakıldığında kişilerin toplumsal normlara uymamaları, belirlenen standartların altında davranışlara yönelmeleri, olumsuz ve zararlı olarak nitelendirilir. Bu tür davranışların hızla çoğalarak yaygınlaşması da, değerler, sorumluluk ve ahlak gibi toplumsal düzenin devamına hizmet eden sosyo-kültürel üst yapı ile çatışmaya, yabancılaşmaya ve toplumun temelinden sarsılmaya başladığına işaret eder.

Bunun da ötesinde, Robert B. Edgerton “Hasta Toplumlar” isimli kitabında toplumların devam eden gelenek ve göreneklerinin her zaman fayda sağlamadığını bazı durumlarda toplumu hasta edip yok olmasına yol açtığını dile getirir. “Tüm toplumlar hastadır, ancak bazıları daha hastadır,” diyen Edgerton, bazı toplumlarda insan sağlığını ve mutluluğunu diğer toplumlara göre daha fazla tehdit eden geleneksel inanç ve uygulamaların varlığına dikkat çeker. Aynı zamanda, yaşadıkları çevreye daha fazla uyum sağlamış toplumların bile refahlarını ya da bazı örneklerde bekalarını gereksiz yere tehlikeye atacak inanç ve uygulamaları sürdürdüklerini belirtir.

Gerçeklere Uyanmak Evrensel Değerlere Dönmek
İnsanlığın en büyük maharetlerinden birisi deneyimleri sonucunda elde ettiği bilgileri yeniden kurgulayarak istediği yaşam alanlarını oluşturabilmesidir. Ne var ki, tarih sosyal düzenin kurgusunu gerçekçi olamayan temeller üzerinden inşa edip sürdürmeye çalışan toplumların başarısız olduğunu açık bir şekilde gösteren örneklerle dolu. Örneğin kendisini oluşturan etnik grubun, ırkın ya da inanç sisteminin diğerlerinden daha üstün olduğu düşüncesi üzerine oturtulan ve dünyayı fethederek kaynakları kendi tekellerine almaya çalışan toplumlar eninde sonunda diğer toplumlar tarafından alaşağı ediliyorlar.

Adına ister sosyal sapma diyelim, ister yanlış temeller üzerine inşa edilmiş hasta toplumlar olarak bakalım, ortadaki sorunun çözümüne yönelik en etkili yaklaşım insanlığın on binlerce yıllık deneyimlerinden süzülüp gelen ve somut gerçekler üzerinden şekillendirilen evrensel değerlere dönüş için atılacak adımlarla hayata geçirilebilir.

Toplumda açılmış yaraları iyileştirebilmek için nefret dilinden, ötekileştirmeden, adalet duygusunu zedeleyen çıkar sağlamaya yönelik uygulamalardan vazgeçip, yaşama, yaşatmaya öncelik tanıyan, temel hak ve özgürlüklere, adalete önem veren, her bir insanı ve diğer tüm canlıları değerli kılan, özelleşmiş çıkarları değil genel faydayı ön plana alan anlayışın yeniden yerleştirilmesine ihtiyacımız var. Bunun için iyilik, merhamet, barış, hoşgörü, sadelik, samimiyet, doğruluk, dürüstlük, alçak gönüllülük, saygı, sorumluluk alma, bir olma, dayanışma, yardımlaşma, sadakat, vefa, fedakârlık gibi insanlığın yükselmesini sağlayan evrensel değerlerin tohumlarını toplumun her bir üyesinin kalbine ve zihnine ekmemiz, onlara can suyu etkisi yapacak olan sevgi ve şefkatle hiç durmadan beslememiz gerekiyor.