Kapitalist Terörün Rasyonel Çekirdeği

Kapitalizm; erdemin, aşkın, sadakatin, bilginin, bilincin, kısaca her şeyin ticaret içine çekildiği bir zamandır. Ahlaki ya da fiziki her şeyin piyasa değerine sahip olduğu, gerçek değerinin belirlenmesi için piyasaya sürüldüğü bir zamandır. Maddiyat, yakın zamanda kıtlaşacak kaynaklar için verilen savaştan, yani besin, su, enerji, mineraller ve benzeri çevre kirliliğine kadar, tüm tutumlarıyla ve öç alırcasına otoritesini yeniden tesis etmektedir.

Eşiğinde bulunduğumuz felaketin konturları gitgide netleşiyor. Bu eski komünistlerin soyunduğu bir çeşit kıyametçi korku tellallığı değildir. Nüfus artışı, kaynakların tüketilmesi, karbon gazlarının emisyonu, türlerin kitlesel olarak soylarının tükenmesi gibi parametreler, kötücül kıyametçi bir denkleme çoktan müdahil oldular bile. Eli kulağındaki felaketler, kapitalizmin kuyusunu kazmak şöyle dursun, ona ivmelerin en büyüğünü kazandıracak gibi görünüyor. Kapitalizm felaketleri; yani savaşlar, politik krizler, doğal afetler eski sosyal kısıtlardan kurtulmak ve felaketin sildiği kara tahtaya kendi yeni gündemini yazmak için istismar ediyor. Korkunç bir yörünge kayması var ve bu kaymada yitip giden şey, felaketin gizlediği tüm beklenmedik tuzaklarla birlikte bizzat olup bitenin gerçek anlamıdır.

Hepimiz, eli kulağındaki ekolojik ve toplumsal yıkımın farkındayız, ama bu yıkımı ciddiye alamıyoruz. Psikanalizde bu tutuma “fetişist yarılma” deniyor. Her bir olayı, geride kalmış korkunç bir kaza olarak ele alıyoruz. İnsanlık, bir rehavet içinde onu kurtaracak kahramanını bekliyor. Özgürlük içinde yaşamaya cesaret edemediğimiz için, bu işi tapındığımız kahramanlara havale ediyoruz. Eski Yunan, insani zaafları olan mitolojik tanrıları ile çok daha özgür bir toplumdu. Oysa, günümüz modern toplumların kahramanlarının çoğu totaliter ve zaafları yok. Kahramanlık eylemlerinin halesinden yansıyan şeyler oysa o kadar zaafla dolu ki. Ama buna rağmen hayatı, ideolojileri, rüyaları, sokakları, şüpheleri, hesapları, efsaneleri bizimkinden farklı olan kahramanlarla özdeşleşme çabamız sürüyor.

Kediler yazın tüylerini döker, kışın kalın bir posta bürünürler. Bu, kedinin hayatta kalmayı sürdürebilmek için çevreye uyma sürecidir. Toplumsal mevsim dönümleri karşısında biz de kahramanları ve ideolojileri değiştirmek suretiyle ayakta kalmaya çalışıyoruz. Fakat bu uyum süreci, etik facialarla dolu bir arka plana yaslanıyor.

Unutmayalım ki, ellerinde ahlak meşalesi taşıdığı varsayılan kişiler, kendilerini normal zevklerden mahrum eden ve bunun acısını başkalarının zevklerine karışarak çıkaran kişilerdir. Dünya, ilk ortaya çıkmasından bu yana görülmemiş ölçüde mutluluk getirebilecek her türlü bilgi ve bilgelikle doluydu. Tasarım ve serbest aşkın olduğu, şafak vaktinin sağaltıcı meleği. Raphael öncesi bir ütopyaydı işaret etmek istediğim. Ancak eski uyumsuzluklar, açgözlülük, haset ve dinsel zulüm kadim ütopyaya giden bu yolu kapatmaktadır. İyi Samiriyeli yeni dinin net getiri olduğunu öngörmüş kötü bir ekonomist miydi yoksa?

Umut, bizi eski sorunlar için yeni çözümler icat etmeye yöneltiyor, bu icatlar da daha fazla tehlikeli sorunlar yaratıyor. En büyük boş vaatte bulunan sözde kahramanı seçiyor. Açgözlülük gibi umut da kapitalizmin motorunu besliyor. O hâlde bir tür olarak umutla mahvolmaya yazgılıyız. Paysız ve geleceksiz ya da ufuksuz azınlıklar çoğunluk olmaya başladı. Fakat buna rağmen yoksullar kendilerini sömürülen bir proletarya değil, geçici olarak dara düşmüş milyonerler olarak görüyorlar. Üstelik yeni modern çağda sahneye çıkan yeni insan tipolojisi, beklenen özgürleşmiş üretici değil; her yandan normlarla kuşatılıp denetim altına alınmış Nietzsche’deki Son Adam’ı andıran ve neoliberal iktidara tabi kılınmış bir öznedir.

Nietzsche’deki Son Adam; hayal kurmaktan aciz, yaşamdan bıkkın, hiçbir risk almayan, sadece konfor ve güvenlik arayan bir adamdır. En kötüler tutkulu bir şiddet içinde bu Son Adam rehavetinden faydalanıyorlar. Ve kendini herhangi bir şeye adamaktan aciz, oysa en kötüler ise ırkçı, dinci, cinsiyetçi bir fanatizme adanmış durumda.

Hepimiz Nietzschece söylem ile, zamanın eriyişinin bilincinde içi oyuk üst insanlarız. Peki, devrim çağının tutkusu öldü mü? Sosyalist ütopyanın bıraktığı boşluğu köktencilik doldurma iddiasında. Müslüman köktenciliğinin bugünkü iniş çıkışları, Walter Benjamin’in “Faşizmin her yükselişi, yenilgiye uğramış bir devrimin ardından gelir!” saptamasını doğruluyor. Komünist ütopyada olduğu kadar ilerleme fikrinin başka hiçbir yerde bu kadar ateşli müritleri yoktur; ama bunlar dalgaların sahile bıraktığı, önceki kuşak çekilirken tamamını alıp götürmediği, önüne gelenin beğenirse sahiplenebileceği, ses veren, boş deniz kabukları, çürümüş tahta parçaları ve paslı demirlerdir.

Kanımca bireyin yerini alan, halk denen soyutlama iktidarların en tehlikelisi ve en siliğidir. Bilindiği gibi Marksizm’e musallat olan hayalet tam da böyle bir projedir. Oysa bu bahtsız romantizmin derinliklerinden aydınlık, kurtarıcı bir bilinç çıkarılabilirdi. Zira komünizmin bir özgürleşme hipotezi olup olmadığından çok, asıl sorgulanması gerekenin özgürleşmenin niteliği olduğunu düşünüyorum. Uygarlık, kırılmaları nedeniyle etrafa ölümcül paradokslar saçıyor ve kendisini kuranları sonunda kaçınılmaz olarak mahvedecek aptalca bir istiflemeye dönüşüyor. Zıt yönlerde başı çeken, ekonomik küreselleşme ve kültürel kabileleşmeye uygarlıkla barbarlığa, şiddetle barışa aynı anda tanıklık ediyoruz; çünkü bu olgular birbirlerinin varlık nedeni iki eski müttefiktirler.

Medeniyet denen şey, varlığın en saygın özü olan vicdana saldırıyor. Medeniyeti belgeleyen her şey aynı zamanda barbarlığın da belgesidir. Medeniyet vahşilere varil varil makineli tüfekle ve palayla aktarılıyor. Doğa vakumdan hoşlanmaz. Kent dolusu insan ölür gider, başka kent dolusu insan doğar gelir; ki onlar da ölür giderler. Gelir durur, ölür gider başkaları. Ölüm hakkında konuşmaya zorlandığımızda sözcükler eşyalarını toplar ve ortadan kaybolur.

Modernitenin sınırları üzerine düşünün mesela. İnsan denen varlığı iblis ile el sıkışan Orwell evreninde bir inhuman olarak düşünün. Barbarlık ancak modern bir toplumda mümkün. Milyonlarca insanın palayla katledildiği Ruanda soykırımı da modernitenin sınırları içinde değerlendirilmesi gereken bir barbarlık. Zira burada katliam için kullanılan aletten çok, modernitenin ideolojik aygıtları önemli. Parası olan Tutsiler, kurşunun parasını karşısındaki Hutu’ya ödeyerek, acısız bir ölüm şekli satın alıyorlardı. Ölüm bir hayatta kalma stratejisi olabilir mi?

Ruanda’da neden köpek yok biliyor musunuz? Köpeklerin insan etine çatlarcasına doyduğu soykırım sırasında katliamı gerçekleştirenler, daha sonra onlar için bir tehlikeye dönüşen köpekleri de öldürdüler. Katliam sonrasında kurulan ‘gacaca’ adı verilen halk mahkemelerinde, sadece üçten fazla insan öldürenler yargılandı. Akıl ile ölüm, akıl ile aşk, akıl ile vicdan kendi aralarında konuşurlar mı? Tarih, insanlığın uyanarak kurtulmaya çalıştığı bir karabasandır. Fakat asla unutmayalım ki, bizim başımıza kendi doğamızda olmayan hiçbir şey gelmez. Kendi rotası ve planı olan sürücüleriz. Her hayat birçok günden oluşur, gün günü izler. Biz kendi hayatımızın içinden yürüyüp geçeriz; yolda karşımıza hırsızlar, hayaletler, devler, kahramanlar, katiller, yaşlılar, gençler, zevceler, dullar, aşık biraderler çıkar. Ama illa ki kendimizle karşılaşırız her seferinde. Belki de yorulmuşumdur. İlk gördüğümü evim sanıp uyumak istemem bundan.